çek git bebeğim uzaklara





Çoğunu itiraf etmesem de kitap seçerken takıntılarımın esiriyim. Mesela elde bir yazarın okunmadık bir kitabı varsa ve bir müddet daha okumayı düşünmüyorsam, ilgimi çok çekse de o yazarın başka kitabını almam. Kapağı çocuksu olan ya da bol yeşil tonu içeren kitaplara gereksiz antipatim vardır, almam için yazarına ya da önerene çok güvenmem gerekir. Tanıtımını itici bulduğum bir kitaba sittin sene elimi sürmem. (Güncel örnek, bu aralar pek bir popüler Hakan Günday kitabı  Ziyan, "Beyaz gövdeli zenci köpeklerimiz var artık.") Buna karşın, ilgi çekici bir kapak (Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın), ön - arka kapağında sevdiğim bir yazarın övgü dolu sözlerinin bulunması (Fransız Teğmenin Kadını) , yayınevine duyduğum inanç (Lanark) ya da kitabın çevirmenine duyduğum sempati (Dünyanın Sonundaki Ev - Püren Özgören) o kitabı almam ve okumam için yeterli olabilir. Gece Gibi Geçiyorum'u alış nedenim bunların hiçbirisine girmiyor (dolaylı olarak birine), okumam daha doğrusu listede öne almam ise tek nedenden, Roth'un arka kapaktaki sözlerinden : "Jonathan Ames'in toplumun kıyısında yaşayan genç kahramanı sanki Jean Genet ile Gönülçelen'in, Holden Caufield'in AIDS çağındaki bir karışımı. Güçlü, duru ve renkvermez üslup gerçek bir başarı."

Şimdi bu sözlerin üzerine kitaba başlamaya karar veren, üstüne arka kapaktaki "Kuzey Amerikalı Aylak Adam" ya da "Camus'nün Yabancı'sını hatırlatan mutlak bir yitmişlik" yazılarını okuyup iyice gaza gelen okuyucunun beklentilerini düşünün, kitapları okumuşsanız zorlanacağınızı sanmıyorum. Sonra elinizde kalana bakın: Her şey var, fahişelerden berduşlara, anlamsız korkulardan (kör eden New York yağmuru) tatmin edilmesi acı veren isteklere, intihara eğilimli sorunlu kız arkadaştan, gizliden gizliye aşık olunan en iyi arkadaşın hala hissedilen yokluğuna ve anlamlandırılamayan kopukluğuna her şey. Ve aslında hiçbir şey yok, bütün bunları okurken hissedilen şey sadece bir boşluk. Roth, üslubu nasıl başarılı bulmuş bilmiyorum. Belki  ailesinden uzak, cinsellikle sorunları olan, Yahudi kahraman Alexander Vine'ın, kendisinin ünlü kahramanı Portnoy'un, eğilimleri hemcinsine yönelmiş mizahtan uzak bir kopyası oluşuna  "Taklitler, asıllarını yaşatır." mottosuyla yaklaşmıştır, bilemeyeceğim. Tek bildiğim bir daha herhangi bir yazarın sözüne (%90'ı abartı) güvenip herhangi bir kitabı almayacağım, okumayacağım. Bulmak ve okumak için gösterdiğim çabaya yazık.

Ayrıca o arka kapak yazısını hazırlayanı dövmek lazım.


Dasein

"Anlamsızlığın engin okyanusunda var olduğumu hissetmek gibi şeylerden daha anlamlı bir şeyleri tercih ediyorum."
Thomas Hardy

Mr. Why'ın Sonu


İtiraf edeyim kitabı ısmarlarken umduğum, bulduğum değildi. Ben Rüzgârın Gölgesi tadında, kafamı meşgul edecek ama çok da yormayacak, bayram boyunca boş bulduğum her anda elimi atacağım ve bana “vay be, ne kitaptı” dedirtecek bir şey bekliyordum. Başlangıçla birlikte bu beklentilerime yaklaştığımı hissetsem de ilerleyen sayfalar başka bir rüzgârın gölgesinde sürüklenme ümidimi suya düşürdü. Ama sonuç, kesinlikle hayal kırıklığı değil!



Kitabın arka kapağı ve bilumum online alışveriş sitesinde bulabileceğiniz için kitabın konusunu özetlemeye gerek duymadım. Hem özet işlerini sevmediğimden hem de bunu yapmak kitabın özlüğüne gölge düşüreceğinden. Burada türlü cambazlıklarla uzatabileceği bir konuyu uzatmadan, kahramanın yoluna tekrar döngüsüne girmeden koyduğu sorunları, takır takır çözmeyi tercih etmiş, işleri karmaşıklaştırıp taze korku ve heyecan unsurları yaratmaktansa, olayın felsefi ve fiziki yanına açıklık getirmeyi ön plana almış bir yazar var ki oldukça ağır konu ve yaklaşımları benim gibi bu konulara pek de ilgi duymayan, fizikten nefret eden birinin bile kolayca anlayabileceği ve merakını uyandıracak biçimde anlatmayı başarmış. Tabii ki burada Dan Brown tarzı basitlikten bahsetmiyorum, basitleştirilen Derrida ya da Kopenhag Yaklaşımı olunca aşırı kolaylık beklemek yanlış olur.

Kitapta en ilgimi çeken Ariel Manto’nun farklı zihinlerde gezinirken hissettiklerini, bir fare, bir şişman ya da bir anoreksik olsun, oldukça çarpıcı bir biçimde aktarması. Ama şöyle bir şey var, insan anılarını baştan sona adım adım hatırlamaz, araya pek çok farklı şey girer. Manto zihinlerdeyken seçilen adım adım yöntemi yerine bilinç akışı kullanılabilirdi, bence kitabın insanı içine soktuğu korkutucu dünyaya ve paranoyak ruh haline daha uygun bir yaklaşım olurdu.

Kitabı okurken aklıma hep Matrix vardı, bitirdikten sonraysa Waking  Life. Ariel Manto olsaydım bu filmleri tekrar izler, kuantum fiziğiyle ilgili bir şeyler okur, hepsini harmanlayıp yazardım, onun aylık dergiye bir yazı yazarken yaptığı gibi. Yapmadım, zira fazlasıyla tembel ve meraksız bir insanım. Gerçi Manto’nun merakının onu nerelere sürüklediği düşünülürse halimden memnunum.



Bu arada kitabı olabilecek en kötü kapakla ve 10 yaşımdan beri gördüğüm en geniş satır aralıklarıyla piyasaya sürmeyi tercih eden Plato Yayınları’nı böyle farklı, güzel kitabı ve Palmen’den bu yana felsefe ve fizikle edebiyatı en güzel birleştiren yazar Scarlett Thomas’ı tanıttığı için tebrik eder, ama kitapların tanıtımını sadece Plato’nun çektiği dizilerde kapak resmini göstererek yapmamalarını, çarpıcı bir kapak ve arka kapak yazısı kullanmalarını tavsiye ederim. Misal Library Journal yerine New York Times Review of Books’un "Smart, stylish and dizzying... a breakneck thriller of a plot that includes collapsing buildings, renegade C.I.A. agents and debauched sex." yorumunu koysalardı arka kapağa çok daha ilgi çekici olurdu. Yine de devamlı Ayn Rand basmalarından iyidir. Darısı diğer Thomas kitaplarının başına.

uzun lafın kısası


Bazı kitapları erken okumak lâzım, yeterince etkilenmek, günlerce sayfa çevirmekten bıkmamak, hatta o günleri heyecandan ve güzel bir şey keşfetmenin verdiği zevkle iki güne düşürmek için. Vedat Türkali'nin gayet hacimli kitabı Bir Gün Tek Başına'nın son sayfasını çevirdikten sonra aklımdan geçen de buydu. Çok değil, aslında çok yaşantımın 4'te biri kadar, bundan 6 sene önce okusaydım bu kitabı, severdim. Son sayfaları gözlerime yaşlar dolduğu için duraklaya duraklaya okurdum, Günsel'e sinirlenir, Kenan'a acır, Nermin'i klasik kadın prototipinden aşağılar sonra haline üzülürdüm. Sonra o yılları araştırma hevesiyle işe girişir, Hatırla Sevgili'de Ahmet'i değil, Deniz'i izlerdim. Ama yine kitabı gereğinden fazla uzatılmış ve yinelemelerle dolu bulurdum, sonrasında okuduğum  kısa ama yoğun ve tadı damakta kalan Siyah Köpekler de bu fikri pekiştirdi. 

"Hani birisiyle saatler süren yoğun bir birliktelik yaşarsın, sonra tek başına kalırsın ya. Sanki rüyadan uyanmışsın gibi olur. Kendine gelirsin." *


Ben dün gece o birisi yerine  Siyah Köpekler'i koydum. Öndeyişten başlayıp dört bölüm boyunca devam eden "kötülüğe karşı mücadele" boyunca McEwan'ın tutarlı anlatımına, dozunda bıraktığı gerilim ve meraka, usta betimlemelerine, çizdiği birbirinden harika  karakterlere, okuyucunun zekâsına hakaret etmeyen tarafsız duruşuna ama en çok buna şeyi 182 sayfaya sığdırabilmesine, yinelemelerle, sapmalarla okuyucuyu yıldırmamasına hayran kaldım. Kefaret'le başlayan McEwan yolculuğunda uğramam gereken bir duraktı Siyah Köpekler ve hayal kırıklığına uğramadan geçmenin verdiği hafiflikle, es geçtiğim Cumartesi ve Amsterdam'a gönül rahatlığıyla uğrayabilirim. Turkuvaz hazır McEwan'a el atmışken,  The Cement Garden'ı da yayın programına alır umarım.                                                                                                                                
McEwan Top 5:
1) Sonsuz Aşk
2) Yabancı Kucak
3) Siyah Köpekler
4) Kefaret
5) İlk Aşk, Son Törenler                                                                                                                              
*Aslı Çelik çevirisinden. Bu arada kendisi  noktalama işaretlerine en çok özen gösteren çevirmen, nam-ı diğer virgülsever.

pleasantville

Biraz protein + bolca su formülü ile geçirmeye çalıştığım sahur sonrası tek derdim, o saatte ne ekran karşısında olmak ne de internette dolaşmak istediğimden rahatça uyuyabilecek hale gelene kadar nasıl vakit geçireceğim. (di'li geçmiş zaman kullanmak isterdim ama bugün yine aynı şey olacak) Üç gecedir bu sorunu popüler bir çözümle hallettim. Evet, Shakespeare never dies.
Macbeth

NTV Yayınları, Çizgi Roman Dünya Klasikleri diye bir seri başlatmış, iyi de yapmış.Seride göreceklerimiz arasında Savaş ve Barış, Suç ve Ceza, Sefiller, Büyük Umutlar da var. Okuduğum 3 çevrim arasından en beğendiğim  Macbeth oldu. Handikapı renklendirmenin gözü çok yorması.

Romeo ve Juliet - Manga Shakespeare

3'lüden en iğreti olanı. Çizimleri ve ayrıntıları göz ardı edecek değilim ama günümüz, Tokyo, cep telefonları, limuzinler ve kılıçlar artı Shakespeare sözcükleri  tehlikeli  bir kombinasyon, ellerinde patlamış. Romeo ve Juliet en az sevdiğim Shakespeare oyunu olduğundan Manga Serisi'ne Hamlet'le bir şans daha vereceğim. (en azından bu ay kesin)
Romandan uyarlama olması sebebiyle diğerlerinden çok daha farklı. En azından sadece resimle renklendirilen Shakespeare diyaloglarından ibaret değil. Ha, güzel olmuş mu, ben sevdim. Ama Dava'yı okumuş olmasam çok da sevmezdim., nitekim okumayan kardeşim sıkıntıdan patladı, arkadaşım pek kasvetli buldu. Kısaca Dava'nın atmosferini yansıtmakta başarılı ama yetersiz bir uyarlama olmuş. Yine de bende serinin gelecek kitapları için heyecan uyandırmayı başardı. Romanı okuduktan sonra çizgi diziden okumak kafanızda kurduğunuz dünyayı önünüzde görmek açısından eğlenceli, bir de sonunda "romanın yerini hiçbir şey tutmaz" söylevini gönül rahatlığıyla verebilmek var. Mesela ben Raskolnikov ya da Prens Volkonski nasıl çizilecek, romanların ne kadarı yansıtılabilecek merak ediyorum, bitirdikten sonra "olamamış" diyeceğimi bilerek. İlginciz vesselam.

Sliding Doors


Lessing'le ben onsekizimdeyken ve kendimi büyük bir şehirde yalnız, bıkkın, amaçsız ve kaybolmuş hissederken tanıştım, bu dünyadaki 18 yıl için fazlasıyla "büyük" bir kitapla. Yeni yeni yazmaya adım atmış ben, parçalanmış (evet, çok otobiyografik) bir karakterin parçalarını anlatmayı düşünürken, bir gün hep metroya gittiğim yoldaki kitap/kırtasiye karışımı yerin önündeki sepeti karıştırdım ve bir kitabın arka kapağındaki "Altın Defter'in ana karakteri olan Anna Wulf'un tuttuğu siyah, kırmızı, sarı ve mavi defterler bölünmüş bir kimliğin parçalarını simgeler." cümlesini okudum. Aklımda olan şey karşımdaydı. O zaman "anlatılmayan bir şey kalmadı, tüm hikâyeler eskidi." sözünü bilmeyen ben sadece şaşırdım. Birkaç gün sonra Anna Wulf'un defterlerinin içeriğine duyduğum merak şaşkınlığıma galip gelince kitabı satın aldım.

Lessing okumanın kolay bir iş olduğunu iddia edecek değilim. Altın Defter'i ilk okuyuşumda, 1. cildi yarılamakla yetindim. Kendini terk edeceğini hissettiği sevgilisi için yemekler pişiren ve önce onun gelmesini sonra telefon açmasını bekleyen Anna'da kaldım. Anna'yı karşı tarafın gözünden anlatan bir hikâye yazdım ve kitabı rafa kaldırdım. İlk okuyuşum bana ilginç bir tarz armağan etti. İkinci okuyuşumsa ( o zamanlar çok daha azimli bir okuyucuydum, yarıda bıraktıklarıma dönebiliyordum ve kitabı bitirdim) ziyadesiyle rahatsız edici bir roman karakterini ve güzel bir bitişi. Geçen sene kitabı tekrar okudum, ilk iki okumanın çok üstünde zevk alarak. Lessing okumanın getirisi deliliğin ve tamamen dağılmanın, kendini kaybetmenin, büyük uğraşılarla kurulmuş yaşantının bir anda tamamiyle değişebileceğinin bilincine vardırması. Bana uzun sayılabilecek bir arada sonra yeniden kitap aldırmayı başaran son romanı Alfred ile Emily'de de durum böyle özetlenebilir.



Alfred ile Emily, tanıtım yazısından da görebileceğiniz üzere otobiyografik bir roman. İlk kısımda "Savaş olmasaydı annem Emily ve babam Alfred'in yaşantısı nasıl olurdu?" düşüncesi temel alınarak yazılmış kısa bir roman ve ikinci kısımda gerçekte olanlar ile Lessing'in yaşantısında yer tutan ayrıntılar var. İlk kısım oldukça yavan. Kısa, kuru cümleler ve tıkır tıkır işleyen yaşantılar. İkinci bölüm, pastanın kreması. Okurken çok kere durdum, annemi ve ilişkimizi düşündüm. Çünkü her ne kadar Lessing anne ve babası için yazmışsa da aslında Alfred ile Emily, Lessing ve annesine dair bir kitap. Anneyle gerçekleşememiş yüzleşme, annenin yol açtığı gençlik isyanlarına değiniş, annenin kabuğunun altındaki gerçek kimliğini görme ve yitip giden potansiyeline üzülme ve alttan alta annenin tüm yeteneklerini kıskanış. Baba Alfred, hem ilk kısımdaki kurguda hem ikinci kısımdaki anlatıda o kadar silik ki bana kitabın adı Alfred ile Emily değil, Doris ile Emily olmalıydı dedirtti. Aslında Lessing'e hak vermek lâzım, en büyük hayali memleketinde güzel bir çiftlik sahibi olmakken savaş sonrası tahta bir bacakla Afrika'da mahsulleriyle asla zengin olamayacağı bir çiftliği olan, küçük Doris'te sadece savaş kabusları ve siper hikayeleriyle yer edinen bir babaya verilebilecek tek yaşam bu olurdu. Anneye seçilen yaşamla da bir sorunum yok aslında, Lessing'in hediye yaşamlarını sunduğu kalıbı sevemedim. Bunu kurgunun gerçeğin dehşetini bastırmasını önlemek için yaptığını düşünüyorum.

Sonuç: Tanımaya değer bir anne, bir yazarın gözünden anne, babası ve hayatını etkileyen şeyleri okuma ve Lessing'in babasına uzun bir yaşam verirken annesini aynı yaşta öldürmesindeki - ki kötü bir ölüm- düşmanlığa şaşma ama en çok nefret - sevgi ikilemi içindeki anne - kız ilişkisinin ışığında annemle ilişkimi sorgulatmasına bayılma. Tek cümleyle, beklediğime değdi.


* Biraz yarım bir yazı oldu aslında (hatalarla dolu da olabilir), tekrar okumak ve tatmin olmadığım sonu yeniden yazmak içimden gelmedi. Taslak olarak kaydetsem çok büyük bir ihtimalle ne tekrar okurdum ne de yayınlardım.




K.



Bir gün Plath okudum ve hayatım biraz değişti.

Asla kurmayacağım bir cümle, hem "bazı" şairler hariç şiirden hazzetmememden (ups, yanlış kelime, şiir bana hitap etmiyor diyelim) hem de insanda sonsuza dek uyuma hissi uyandıran Sırça Fanus'u yavan bulmamdan.


Bir gün Canetti okudum ve hayatım biraz değişti.

Bu "belki" kurabileceğim bir cümle, çünkü henüz bitirmedim. Daha önce "bazı" kitapların masa başında okunması gerektiğini duymuştum , hatta ders çalışır gibi okunması gerekli yazarlar olduğunu da duymuştum. Ben, zorunlu olduğum zamanlar hariç (neverending öğretim hayatım) asla masa başında kitap okumam, ders çalışır gibi kitap okuyacak olursam 3te kalabilirim. Ama Körleşme'de öyle bir şey var ki beni dimdik durmaya zorluyor. Es kaza arkama yaslanıp gevşeyecek olursam Therese'nin bir sözüyle yeniden dimdik oluveriyorum. Büyülü Dağ'ın 2. cildinden bile yavaş okuyorum bu kitabı, B.D.'nin 2. cildinin iki bölümü arasında 6 kitap okumuştum sıkıntıdan ama Körleşme'yle aramda hiçbir şey yok. Sadece Kien, Therese, Bay Puda ve ben.

"Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin bir tek yolu vardır insanoğlu için: arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onu taşınabilir parçalarına bölmek."

müzik aşkına

in

The Soloist

Joe Wright ve uyarlama kelimeleri yan yana gelince iki aydır onlarca şey indirip Fullmetal Alchemist, Dirty Sexy Money ve True Blood (evet, hala izliyorum maalesef) 'dan başka bir şey izlememiş ben, iki saat boyunca bir filme katlanabileceğimden şüphe etmedim. İyi de yapmışım, Robert Downey karizması ya da Jamie Foxx oyunculuğundan öte ortada bir çello durumu var. Müzikler o kadar güzel ki, daha OST'si çıkmadığından, sonrasında büyüyü devam ettirmek için bana Du Pre dinlemekten başka çıkar yol kalmadı.

Filmle ilgili bahsetmek istediğim çok şey yok aslında, çünkü öyle olağanüstü bir film değil. Çoğu sahne çarpıcı (evet, evsizlerden bahsediyor, evet), senaryo akışı güzel, geçmişe dönüşler yerinde ve yeterli, oyuncular şahane, müzikler harika falan ama beni tam olarak tatmin ettiğini söyleyemem. Mesela ben asla bu filmi tekrar tekrar izlemem, sadece J. Foxx'un çello çaldığı sahneleri izlerim ya da kolay kolay kimseye önermem, çünkü yorucu bir film. Daha etkili, daha güzel olabilir miydi, belki. Belki, çünkü uyarlandığı kitabın Kefaret seviyesinde iyi olmasını beklemiyorum. Gazeteci yazar, haber değeri taşıyan detaylar, toplumsal sorunları en çarpıcı biçimde gösterme telaşı vs. Bu gün içinde 2. kez olacak ama God Bless Ian McEwan!

Neticede, David Fincher gibi Joe Wright ne çekse izlerim. The Soloist'in soundtrack'i çıksın isterim. Jamie Foxx'un, müzisyen rollerinde bizi hep büyülemesini dilerim. Ve çello sevenlere bu filmi izlemelerini öneririm, sahiden değer.

ve bir iki üç dört


Dörtlü

Pek yolunda gitmeyen hayatımda, şu an en son katlanabileceğim mutlu bir roman karakteri. Hatta daha da açıklayıcı olayım: şu an ne tepeden bakıp vaaz verecek ne de çeşitli zorluklardan sonra amacına ulaşan bir baş karakter okuma havasında değilim. Bu yüzden neye elimi atsam yarım kalıyor bu ara, bitirme mutluluğuna erişebildiğim tek kitap içinde benden çok daha sefil bir karakteri, Marya Zelli'yi, barındıran Dörtlü oldu. Aslında Dörtlü normal halimdeyken bırakın üzerine yazı yazmayı, sadece meraktan bitirdiğim için bahsini bile etmeyeceğim bir kitap. Nedenini tam olarak açıklayabileceğimden emin değilim aslında, sadece modern anlatım tekniklerine şükretmekle yetineyim.

Dörtlü'yü okurken, hatta okumazdan evvel arka kapak yazısına göz atarken aklımda Yabancı Kucak vardı. Konu itibariyle benzemiyor da değiller hani, diğer benzerlikleri de ikisini de aynı kişinin -Pınar Kür- çevirmiş olması. Farkları, konuya odaklanma noktaları: Ian McEwan'ın kurduğu gizemli, karanlık havaya Jean Rhys tarafında denk düşen melankoli. Yabancı Kucak'ta karşı tarafın ne düşündüğünü hep muammayken, Dörtlü'de Jean Rhys'in parantezleri sağ olsun(!) merak etmeye hiç gerek kalmıyor.

Kendime notlar:

1) Her yazar Ian McEwan ustalığında olmaz, benzetme ki hayal kırıklığına uğramayasın.

2) Jean Rhys kitaplarından bir müddet uzak dur. (Ama Geniş Geniş Bir Deniz demeyin, zaten küçücükken okuduğum Jane Eyre'i yeniden okumadan elime almazdım.)

3) Modern romanlara geri dön, bak mis gibi Saramago duruyor rafta.

2.5 ay sonra

İstediğim her kitap böyle yakın zamanda çevrilebilse keşke.

Can Yayınları'na teşekkür eder, Metis ve Doğan'ın Bolano ve Murakami konusunda kendilerini örnek almalarını dilerim.

Ve ben yeniden kitap alıyorum, inanılmaz.

let's talk this over


HAZİRAN DÖKÜMÜ

Alınan kitap : yok

Evet, sıfır. Benim için bir rekor zira son dört senedir kitap almadan geçirdiğim iki aydan biri ki diğeri de ondan önceki aydı.

Okunan kitaplar:

Örümcek Kadının Öpücüğü
Yükseklik Korkusu
Rüzgârın Gölgesi
Tehlikeli İlişkiler

Yarım kalanlar:

Günlerin Köpüğü
Kent ve Köpekler
Cinayeti Gördüm

Aslında bu sayı da sıfır olmalıydı, hiç çabalamadan bir hocanın takıntısı haline geleceğimi, sınavsız iki dersinden de kalacağımı, bu dandik derslerden kalan kimse olmadığından yaz okulu açılmayacağını ve bitsin diye finallerine çalışırken kendimi aşan bir performans sergilediğim öğrenim hayatımın bir sene daha uzayacağını tahmin etmediğimden "aman seneye de geçerli nasıl olsa" diyerek kpss çalışmaya devam etmeyip kitaplara sığındığımdan olmadı ve neticede, here i am.



Örümcek Kadının Öpücüğü

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra beni okumaya döndüren kitap olduğundan overrated konumuna getirebilirim derdim ama bitmek bilmeyen dipnotları saymazsam hakkında söyleyecek tek bir olumsuz kelimem bile yok. En başından itibaren öyle bir sarıyor ki, o klostrofobik atmosfere sokmakta öyle başarılı ki, o atmosferdeyken Molina'nın anlattığı filmlere geçirmekte en ufak bir sıkıntı bile yaşatmıyor ki, diyalogları o kadar sahici ki ve her şey o kadar yapmacıksız ki sadece şunu söyleyebilirim: Muhakkak okuyun!

Yükseklik Korkusu

Auster'ın en güzel kitabı kesinlikle okuduklarım arasındadır. Auster külliyatında ne zaman elimi yeni bir şeylere atsam sonunda bu cümleyi söyleyeceğim sanırım. Kalanlar arasında en umutlu olduğum Yükseklik Korkusu'ydu, hem zevkleri benzer bilindik bloggerların hem diğer okurların yorumlarından varmıştım bu kanaate. Sonuç: neden o kadar övüldüğünü anlamadığım bir kitap. Haydi ilk bölüm sahiden güzel de sonrası... Yanılsamalar Kitabı, Ay Sarayı, New York Üçlemesi, Kehanet Gecesi. Bu dörtlünün arasına sokmam ben bu kitabı, Auster da uzun süre hatıralarda yaşayacak bu gidişle.

Rüzgarın Gölgesi:

Ve benim kitabım. Bu sene okuduğum en iyi beş roman arasına alırım. Carax'ın gizemli geçmişi başlı başına bir neden ama girişin güzelliği, olayın gittikçe artan ama cozutmayan karmaşası, her şeyi toparlayan ve aydınlatan final ve tüm karakterler... Bir Zafon daha okur muyum, kesinlikle okurum ama mümkünse Altın Kitaplar türkçesiyle çıkmamış olsun.

Tehlikeli İlişkiler:


Milan Kundera bu kitap için "bütün çağların en büyük romanı" demiş ve bana da "hadi ordan" demek kalmış. Şimdi buradan kitabı beğenmediğim sonucu çıkarılmasın ama öyle büyük bir lafın altında kalır kesinlikle. Tüm söyleyeceğim bu şimdilik, önce bu romandan uyarlama 2 filmi izleyeceğim sonra daha ayrıntılı yazmayı planlıyorum.

Yalnız şunu eklemem lazım, bu Valmont adamı aşktan da erkeklerden de soğutur, hatta tiksindirir.

Yarım kitaplara gelince, Kent ve Köpekler araya bir şeyler girdiği için yarım kaldı, yoksa gayet iyi gidiyordu, Llosa'yı severim zaten. Ama Günlerin Köpüğü ile birlikte hiç Vian okumama kararı aldım, neredeyse sıkıntıdan ölecektim. Cortazar'a başlangıç kitabıma gelince, okuduğum herhangi bir hikayeden zevk alamadım ama kafam dağınık olduğu için odaklanamadığımı düşünüyorum, öbür türlüsü beni mahveder zaten, adamın külliyatını aldık o kadar.



* Resimler için Sera'ya teşekkürler.

Copyright © 2009 AS I LAY DYING All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.