2

2.5 ay sonra

İstediğim her kitap böyle yakın zamanda çevrilebilse keşke.

Can Yayınları'na teşekkür eder, Metis ve Doğan'ın Bolano ve Murakami konusunda kendilerini örnek almalarını dilerim.

Ve ben yeniden kitap alıyorum, inanılmaz.

8

let's talk this over


HAZİRAN DÖKÜMÜ

Alınan kitap : yok

Evet, sıfır. Benim için bir rekor zira son dört senedir kitap almadan geçirdiğim iki aydan biri ki diğeri de ondan önceki aydı.

Okunan kitaplar:

Örümcek Kadının Öpücüğü
Yükseklik Korkusu
Rüzgârın Gölgesi
Tehlikeli İlişkiler

Yarım kalanlar:

Günlerin Köpüğü
Kent ve Köpekler
Cinayeti Gördüm

Aslında bu sayı da sıfır olmalıydı, hiç çabalamadan bir hocanın takıntısı haline geleceğimi, sınavsız iki dersinden de kalacağımı, bu dandik derslerden kalan kimse olmadığından yaz okulu açılmayacağını ve bitsin diye finallerine çalışırken kendimi aşan bir performans sergilediğim öğrenim hayatımın bir sene daha uzayacağını tahmin etmediğimden "aman seneye de geçerli nasıl olsa" diyerek kpss çalışmaya devam etmeyip kitaplara sığındığımdan olmadı ve neticede, here i am.



Örümcek Kadının Öpücüğü

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra beni okumaya döndüren kitap olduğundan overrated konumuna getirebilirim derdim ama bitmek bilmeyen dipnotları saymazsam hakkında söyleyecek tek bir olumsuz kelimem bile yok. En başından itibaren öyle bir sarıyor ki, o klostrofobik atmosfere sokmakta öyle başarılı ki, o atmosferdeyken Molina'nın anlattığı filmlere geçirmekte en ufak bir sıkıntı bile yaşatmıyor ki, diyalogları o kadar sahici ki ve her şey o kadar yapmacıksız ki sadece şunu söyleyebilirim: Muhakkak okuyun!

Yükseklik Korkusu

Auster'ın en güzel kitabı kesinlikle okuduklarım arasındadır. Auster külliyatında ne zaman elimi yeni bir şeylere atsam sonunda bu cümleyi söyleyeceğim sanırım. Kalanlar arasında en umutlu olduğum Yükseklik Korkusu'ydu, hem zevkleri benzer bilindik bloggerların hem diğer okurların yorumlarından varmıştım bu kanaate. Sonuç: neden o kadar övüldüğünü anlamadığım bir kitap. Haydi ilk bölüm sahiden güzel de sonrası... Yanılsamalar Kitabı, Ay Sarayı, New York Üçlemesi, Kehanet Gecesi. Bu dörtlünün arasına sokmam ben bu kitabı, Auster da uzun süre hatıralarda yaşayacak bu gidişle.

Rüzgarın Gölgesi:

Ve benim kitabım. Bu sene okuduğum en iyi beş roman arasına alırım. Carax'ın gizemli geçmişi başlı başına bir neden ama girişin güzelliği, olayın gittikçe artan ama cozutmayan karmaşası, her şeyi toparlayan ve aydınlatan final ve tüm karakterler... Bir Zafon daha okur muyum, kesinlikle okurum ama mümkünse Altın Kitaplar türkçesiyle çıkmamış olsun.

Tehlikeli İlişkiler:


Milan Kundera bu kitap için "bütün çağların en büyük romanı" demiş ve bana da "hadi ordan" demek kalmış. Şimdi buradan kitabı beğenmediğim sonucu çıkarılmasın ama öyle büyük bir lafın altında kalır kesinlikle. Tüm söyleyeceğim bu şimdilik, önce bu romandan uyarlama 2 filmi izleyeceğim sonra daha ayrıntılı yazmayı planlıyorum.

Yalnız şunu eklemem lazım, bu Valmont adamı aşktan da erkeklerden de soğutur, hatta tiksindirir.

Yarım kitaplara gelince, Kent ve Köpekler araya bir şeyler girdiği için yarım kaldı, yoksa gayet iyi gidiyordu, Llosa'yı severim zaten. Ama Günlerin Köpüğü ile birlikte hiç Vian okumama kararı aldım, neredeyse sıkıntıdan ölecektim. Cortazar'a başlangıç kitabıma gelince, okuduğum herhangi bir hikayeden zevk alamadım ama kafam dağınık olduğu için odaklanamadığımı düşünüyorum, öbür türlüsü beni mahveder zaten, adamın külliyatını aldık o kadar.



* Resimler için Sera'ya teşekkürler.

6

disconnect

Sadece istediğim zaman maillerime bakabilmenin bile ne kadar önemli olduğunu anladım son bir haftada. Hatta daha önce yaşadığım sorunları da göz önünde alarak 3 hafta diyeyim şuna. Bu olayın tek güzelliği ders çalış(a)mama sorunumum kaynağının modemin yanıp sönen ışıkları olmadığını göstermesiydi. Kötü yanlarından biri yazacağım okuma günlüğünden (yarım bıraktıklarımı yazarsam uzun, bitirdiklerimi yazarsam oldukça kısa, aldıklarımı yazarsam sonsuz uzunlukta bir şey olacaktı) beni soğutması.

Bu arada Atmosferik Rahatsızlıklar'ı okuyup Rivka'yı Zadie'ye benzetenler el kaldırsın. :)



5

Güldüren Oyun

Siren Yayınları yıllardır yeni baskısı yapılmayan Tüysüz’ü tekrardan Türkçe okuyan okurlarla buluşturdu ve çok iyi etti. Sapsarı kapağı ile hemen raflarda dikkat çekiyor kitap. Kitap her ne kadar bir mizah kitabı olsa da böyle “ciddiyetten” uzak olması da hoşuma gitmedi üzülerek söyleyeyim. Üstüne üstlük yazarın adının kitabın adından büyük olduğu kitapları aklınıza getirin. Burada da Woody Allen’ın ismini Tüysüz’den büyük yazmışlar.

Çok satmak için büyük ama benim için küçük hareketler bunlar.

Kapağı çevirdim ve bütün kitap manyakları gibi her tarafını okumaya başlarken ne göreyim bu kitap “Tanrı oyununu da içeren orijinal formatıyla ilk defa yayınlanıyor”muş. Demek ki bu kitap daha önce yayınlanmış – hafızamı biraz zorluyorum ve evet evet diyorum. Ara yayınları bu kitabı yayınlamışlardı. Hatta kitap o kadar çok sattı ki yayınevi kapandı ( inanmayan araştırabilir – enteresan ama tamamıyla gerçek bir olay.)

Tanrı oyununa gelince Woody Allen’ın okuduğum ikinci kitabıydı. Önce bütün ergen çocuklar gibi “Seks Hakkında ...”yı okudum, sonra Tanrı’ya sıra geldi. Her şeyin uyulması gereken bir öncelik sırası var ve 13 yaşındayken Maslow’u yaşıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam Hil Yayınları yayınlamıştı Tanrı’yı. İçinde sahnelenirken çekilmiş bir çok fotoğraf da vardı. Ayrıca Doris karakterini oynayan ablayı da çok beğenmiştim – seneler sonrasında buradan selam ederim.

Bu kadar chit-chat yeter de artar. Tüysüz, orijinal ismiyle Without Feathers, orijinal adı Allen Königsberg olup Woody Woodpacker’ı çok sevdiği için adını Woody olarak değiştiren Woody Allen’ın 1975’de yazdığı bir kitap. Kitabın içinde “oynanmaktan çok okunmak için yazılmış” iki tek perdelik oyun (- ki Tanrı Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok defa sergilendi) bir çok inceleme, iki rehber ve kısa hikayelerden oluşuyor.

Woody Allen bu kitabında okuyucusuna hiçbir şeyi “açıklama” zahmetine girmeyip “herkes bildiği ve anladığı kadarıyla yetinsin” diyor. Bir çok şeyi anlamayıp gülmeyeceğiniz kesin. Bu satırların yazarı da bir çok şeyi anlamayıp gülmedi –emin olabilirsiniz. Şansınıza hangi kısımlar gelirse artık. Yalnız sanırım okuyucular bari kitabın adı nereden geliyor diye bilgilendirilmelerine kanaat getirmiş olacak ki Sevgili Mr. Allen, Emily Dickinson’dan bir alıntıyla başlıyor. “Umut tüylü bir şeydir” – Hope is the thing with feathers. Kitabın adı da w/o feathers olduğuna göre baştan bilin ki bu kitap Woody Allen’ın umutsuzluğuyla ilgili bir kitaptır.

Kitaptan alıntı yapmak istemiyorum çünkü kitapçıya gittiğiniz zaman kitabın arkasında bir kaç alıntı göreceksiniz. Sonuç olarak kitabın basılması beni çok sevindirmiş ( niye seviniyorsam ben başkaları okuyacak diye) olsa da basılış şeklini baştan aşağı yanlış bulduğumu söylemek de boynumun borcudur. Saygılar.

Hayatî Mecâz

13

Başlamak bitirmenin yarısıdır.

Fazlasıyla uzun sürdüğünü düşündüğüm okul hayatım boyunca en çok duyduğum laftır herhalde. Yakın takipçilerine değinmek istesem de çoğu zaman yazının uzunluk ayarını tutturamadığımdan vazgeçtim. Konumuz, başlangıçlar. En eski yazın efsanelerinden biri, ilk cümleyi bulamadığı için yazamayan yazarlar. Serendip zamanında bu konuya oldukça yerinde bir yaklaşım getirse de, Orhan Pamuk'un bence en iyi girişlerden biri olan "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesiyle başlayan bir kitabı senelerdir yazacağını bilmesi yine de başlangıçlar önemlidire getiriyor beni. Bu yazıyı yazmamın nedeni de elimdeki kitabın başlangıcının beni sarsması. Kitabın kendisinden, yazarı ve bana düşündürdüklerini kendime saklamak istediğim için ve hakkında yazarsam çok kişisel bir yazı olacağı için bahsetmeyeceğim ama o sarsıcı girişten söz etmesem çatlardım. Hazır başlamışken beni etkileyen diğer girişlerden de söz edeyim dedim ben de ve başlıyoruz:



"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren, hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgesini hissettim. Masada oturuyor, oturduğumu aklımın bir köşesiyle biliyor, sayfaları çeviriyor ve bütün hayatım değişirken ben yeni kelimeleri ve sayfaları okuyordum. Bir süre sonra, başıma gelecek şeylere karşı kendimi o kadar hazırlıksız ve çaresiz hissettim ki, kitaptan fışkıran güçten korunmak ister gibi bir an içgüdüyle yüzümü sayfalardan uzaklaştırdım. Çevremdeki dünyanın da baştan aşağıya değiştiğini o zaman korkuyla fark ettim ve şimdiye kadar hiç duymadığım bir yalnızlık duygusuna kapıldım. Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım."

Böyle bir girişten sonra kitabı elden bırakmak imkânsız. İlk cümleyle okuru, okuyan bir kahramanla içine çekerken merak uyandırıyor, sonraki cümleler merakı kamçılıyor, o kitabın ne olduğunu düşünüyorsunuz ve okur, okurun geleceğini merak ediyor. Ben ne zaman bu kitabı elime alsam 30- 40 sayfa okumadan bırakamam mesela, defalarca okumama rağmen. Akşamdan bir kağıda yazdım ilk sayfayı, bloga yazarken tekrar okumamak için, zira nerede duracağımı kestiremiyorum.

"Olay, XX. yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut'un evinde başlamıştı. O zamanlar daha Olric yoktu, daha o zamanlar Turgut'un kafası bu kadar karışık değildi. Bir gece yarısı evinde oturmuş düşünüyordu. Selim, arkasından bir de herkesin bu durumlarda yaptığı gibi, mektuba benzer bir şey bırakarak, bu dünyadan birkaç gün önce kendi isteğiyle ayrılıp gitmişti. Turgut, bu mektubu çalışma masasının üstüne koymuş, karşısında oturup duruyordu. Selim'in titrek bir yazıyla karaladığı satırlar gözlerinin önünde uçuşup duruyordu. Harflerin arasından arkadaşlarının uzun parmaklarını seçer gibi oluyor, okuduğu kelimelerle birlikte onun kalın ve boğuk sesini duyduğunu sanıyordu.
O zamanlar, henüz, Olric yoktu; hava raporları da günlük bültenlerden sonra okunmuyordu. Henüz, bu durum, bugünkü gibi açık seçik, bir bakıma da belirsiz değildi."

Buradan bakınca, genelde arka kapağı ve ilk sayfayı okuyup fiyat değerlendirmesinden sonra kitap alan okur çoğunluğunun yoğunlukta olduğu ülkemizde her iki kitabın da "alınıp okunamayan", "başlanıp devamı getirilemeyen" kategorisinde yer alması şaşırtıcı değil. Kitabı yarım bırakan bir arkadaşım, "ayrıntı çokluğundan ve gereksizliğinden" dem vurmuştu. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ın arasında sakladığım bir röportajında buna cevabı "romanın özgünlüğünü ayrıntılarda gördüğü" Röportajı okumadan evvel arkadaşıma aynı cevabı verdiğim için mutluyum. Bu, onu girişten aldığı haz zamanla azaldığı için okuyamadığı kitaba döndüremese de...

"Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi. (Bu sıkıntı garsonun yüzündendi. Öyle sanıyordum. Paltomu tutarken yüzünü görmüştüm: Gülmekten değil sırıtmaktan kırışmış, gözleri ne derler, sırnaşık mı, yok yılışıktı. Para versem eli elime yapışacaktı. Vermedim.) Çevreme ilgiyle baktım. Erkekler yeni tıraş olmuşlar, kadınlar yeni boyanmışlardı. Yüzleri tasasızdı. Caminin dirseğindeki bacakları kesik dilenci, soğuktan morarmış, çorapsız gazeteci çocuk bile öyleydiler. Sanki onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Bu gece bencildim. Kendi kendime kızdım. Oysa onu bu caddeye pek seyrek gönderirdim: Binde bir, güzel bir filmi görsün diye. Önlerde bir yere oturur, yanağı avucuna dayalı filmi seyreder, tam beni düşünmesini istediğim zaman beni düşünürdü. Film bitince eve yürüyerek geri dönerdi."

O. O ve arayış. Çevreden bağımsızlığını ilan eden "ben". Rahatlıkla okuduğum en iyi giriş derim bu paragraf için. Çünkü kalın romanlarda girişe sanılanın aksine çok yüklenmeniz gerekmez, bir kaç ilgi çekici öğeyle zaten roman sürekli yeni şeylerle genişleyeceğinden dikkati ayakta tutabilirsiniz. Kısa romanlar için bu geçerli değildir, zaten nasılsa okurum rahatlığı içinde yeterince ilgi gösterilmeden okunan bu tür için, ilgiyi başından itibaren ayakta tutmak öyküde yoğunluğu sağlamak için gösterilen çabayla eşdeğerdir gözümde. Atılgan'ın C.'yi çatmaya başladığı ilk cümleden itibaren romanın içine çekilmemek elde mi?

"Tanıdığım en unutulmaz şahsiyet

Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım. Son zil çalar çalmaz eve koşar, koşarken de, acaba benden önce eve varıp üstünü değiştirmeden onu yakalayabilecek miyim, diye düşünürdüm. Oysa eve vardığımda onu daima mutfakta, bana süt ve kurabiye hazırlamakla meşgul buluyordum. Ancak bu mahareti bendeki hezeyana son verecek yerde, onun kudretine duyduğum saygıyı daha da artırırdı. Hem- denemekten hiç vazgeçmemiş olsam da- onu bir suretten diğerine geçmekteyken yakalamamış olmak içimi rahatlatırdı daima; babamla ablamın, annemin gerçek tabiatından habersiz olduklarını biliyordum ve onu gafil avlayacak olursam, beş yaşında taşımayı istemeyeceğim kadar ağır bir sırrın yükü binecekti omuzlarıma. Hatta onu okuldan uçarak gelip yatak odasının penceresinden içeri süzülürken veya görünmez olmaktan çıkarak mutfak önlüğünün ardında uzuvları sırayla belirirken bir an görecek olsam, ortadan kaldırılmam gerekebileceğini düşünür, korkardım."

Her okuyuşta derinde bir dehşet duygusu olsa da kahkahalar atmaktan vazgeçmediğim bir giriş. Kitabın tamamını okuyanlar bilirler, bu giriş bundan iyi olamazdı. Bilinçaltı nelere kadir...


Geldik şimdi bu yazıyı yazmama sebep olan girişe:

"Prinsengracht yönünden yürüyerek tam Reestraat'ın köşesini döndüğümde o, sokak kapısını kilitliyor. İkimiz de kök salmışçasına olduğumuz yerde kalıyoruz ve hiçbir şey söylemeden birbirimize bakıyoruz. O bana gelmek istiyor, ben de ona gitmek. Bunu ikimiz de biliyoruz. Önceden hiçbir uyarı gelmeden büzgenim gevşiyor ve altıma kaçırıyorum. O, karşımda bacaklarını iki yana açıp elini arkasına götürüyor ve şaşkınlık içinde altına sıçtığını haykırıyor."

Sahiden şok edici, değil mi? Kitabın içeriğiyle kıyaslarsam otobiyografik olduğunu da göz önüne alarak, bu girişin hem uygun hem de oldukça cesur olduğunu söyleyebilirim. Ama zaten gerçekle kurmacayı birleştiren Palmen, her daim cesur ve sarsıcı.


Bu yazıyı yazarken birkaç yıl önce adını anımsamadığım bir derginin düzenlediği bir yarışma geldi birden aklıma, "ilk cümle yarışması". Ben yukarıya beş giriş aldım, devamı ve içeriğe katkılarını saymadan en güzel, en iyi ilk cümle seçimi diye bir şey olabilir mi? O seçim ne denli sağlıklı olur? Bu konularda düşünmeme gerek bile yok, gayet net bir şekilde öyle saçmalık olmaz diyorum. Girişi sadece ilgi uyandırmanın ötesinde bir şey olarak düşünmek gerektiğine inanıyorum, evet giriş, ilk cümle, ilk paragraf okuru içine çekebilmeli ama sonradan tekrar okuduğunuzda gözünüzün önüne parçalar gelmesini sağlayabilmeli, atmosferi hemen oluşturabilmeli, okuduğunuz zamana ve o zamanki size dair bir şeyler çağrıştırabilmeli. Buradan girişe çok önem yüklediğim sanılmasın, neticede ilgimi çekmeyen herhangi bir kitabı yarıda bırakabilmeme kadar uzun yılların geçmesi gerekti. Ben girişi ilgimi çekmese de genelde aklıma koyduğum bir şeyi okurum, ama yukarıdaki şeyleri hissettirebilecek kitapları da başucuma koyarım.

*Resimler için Sera'ya teşekkür eder, bu yazının sonuna gelebilenleri alkışlarım. :)


Copyright © 2009 AS I LAY DYING All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.