Barış Bıçakçı külliyatını bitirdiğim, David Foster Wallace'la nihayet tanışabildiğim, Daniel Kehlmann gibi yetenekli bir yazarı tanıdığım ve Kralkatili Güncesi, Taht Oyunları gibi güzel serilere başladığım için kendimi şanslı hissettiğim bir yıl oldu 2011. Bu sene çok iyi kitaplar okudum, yarım bıraktığım/sevmediğim kitap sayısı da hayli azaldı önceki senelere göre. Gittikçe daha iyi kitaplar seçiyorum sanırım. :)
2011'in En İyi 11'i:
2011'de okuduklarım arasında en iyi olan, ülkemizde ne yazık ki hak ettiği ilgiyi görememiş Emine Sevgi Özdamar'ın Haliçli Köprü'süydü. Emine Sevgi Özdamar muhteşem bir anlatıcı, dünyayı çok farklı yaşıyor, yaşadıklarını bambaşka, büyüleyici bir şekilde anlatıyor. Bu harika kadının çevrilmiş iki kitabını da ivedilikle okumanızı öneririm.
2011'in en iyilerinden bir diğeri ne yazık ki artık baskısı bulunmayan Aile Sırları'ydı. Kalın ve kolay okunamayan kitapların sahibi Franzen, öyle bir aileyi, öyle bir şekilde anlatmış ki... Kardeşlerin ayrı ayrı hikayeleri mi dersiniz, yoksa evin babasının durumu mu... Çok, çok başarılı bir kitap. Bulabilirseniz muhakkak okumanızı isterim.
3) Arı Kovanı - Jose Camilo Cela / Aynadaki Dişi Şeytan - Horacio Castellanos Moya
Arı Kovanı, bir zamanlar yazar keşfetmede öncü Can Yayınları'nın vakti zamanında bastığı, şimdi kıyıda köşede kalmış sahaflar haricinde bulunmayan bir roman. Behlül Dündar'ın önerisi olmasa, adını ilk kez geçtiğimiz aylarda intihal suçlamasıyla duyduğum Cela'yı okumazdım. Arı Kovanı, ismi gibi bir kitap; bir giren, bir çıkan, hikayesi aralıklarla devam eden karakterler, bitmeyen bir akış, hareket, arka planda 2. Dünya Savaşı İspanya'sı... Yapısı itibariyle Vahşi Hafiyeler'in 2. bölümüne benziyor aslında Arı Kovanı, onun biraz daha az vahşi, biraz daha tutarlı, biraz daha bol karakterli ve biraz daha içli olanı. Cela'yı sadece bu kitabıyla bile en iyi İspanyol yazarları arasına koyarım.
Moya'nın Aynadaki Dişi Şeytan'ı da yine bir Behlül Dündar önerisi. Kitap uzun bir dedikodu formatında, dertli ve endişeli Laura Rivera anlatıyor da anlatıyor. Ama bu anlatı sırasında ilgi hiç azalmayıp tersine artıyor, ortaya sürekli yeni bir şeyler çıkıyor ve anlatı akıcılığını hiç yitirmiyor. Benim bu sene en keyif aldığım kitaplardan biri olan bu kısacık ama çok iyi romanı da okuma listenize koymanızı öneririm.
Sinek Isırıklarının Müellifi hakkında iki aydır o kadar çok yazı okudum, o kadar çok alıntıya tekrar tekrar rast geldim ki, kendi SIM yazımın bana ait cümleler içermeyeceğini düşünüyorum. O nedenle Cemil'in listesine karşılık kendi listemi yapmakla yetinmek zorundayım. Ama Barış Bıçakçı hakkında bazı söyleyeceklerim var. İlki, şu sıralar çok konuşuluyor, herkes birbirine öneriyor diye Barış Bıçakçı okumaktan vazgeçmemeniz. Zira Barış Bıçakçı, iyi bir yazar. Ondan okuduğum her şey içimde bir iz bıraktı ve beni kalben etkiledi. İkincisi, aforizma sevenlerdenseniz bu adamın her şeyini okumalısınız, zira kendisi gördüğüm en iyi aforizmacılardan biri. Üçüncüsü, bu adamın kitaplarını okurken acele etmeyin, hep bir tane zor günler için bırakın. Ben yapmadım, şimdi çok pişmanım.
Geçen sene okuduğum Yazınsal Yaşamlar'ı Marias'ın rahatsız edecek ölçüde kibirli diline rağmen pek bir beğenmiştim. Oscar Nasıl Wilde Oldu? ile Yazınsal Yaşamlar, anekdotları oldukça etkileyici hale getirmeleriyle benzer ancak tarzlarıyla çok ayrı olan 2 kitap. Engel daha duygusal bir anlatımı ve bahsettiği yazarların daha çok takdir edilmesini, sevilmesini, onlara sempati duyulmasını sağlayacak bir yol tercih etmişken, Marias daha eğlenceli, daha rahatsız edici, sevmediği yazarları gözden düşürmeye yönelmiş. Hala yazara hayran okur kitlesinden olduğumdan Marias'ı okurken daha çok eğlenmeme rağmen Oscar Nasıl Wilde Oldu?'yu çok daha fazla sevdim. Özellikle Browning'leri okumanızı öneririm.
Ecinniler, duyduğumdan beri okumak için sabırsızlandığım bir kitaptı. Doğan Kitap, sağ olsun 1Q84'u bu sene çevir(t)emese de, Ecinniler'le beni oldukça sevindirdi. Batuman'ın hayat öyküsüyle; kolay okunur, eğlenceli ve bir o kadar bilgilendirici eleştirilerini harmanladığı şahane kitabı Ecinniler, her Rus Edebiyatına düşkün okurun muhakkak kitaplığında, hatta başucunda olmalı. (Yalnız Kara Kitap'ın Rüya'sının Hayal'e dönüşmesi olayı var, ona takılmayın. :) )
Kim Conrad, Dostoyevski'yi kıskandığı için sevmiyor dediyse sallamış. Lord Jim'in hikayesini okuyun, Dostoyevski'den aşağı kalmayan o ruh tahlillerini bir görün, bana hak vereceksiniz. Yani benim gibi adının önüne "egzotik deniz öyküleri" tamlaması konduğu için Conrad'dan kaçmayın.
2011'e, 2009'dan beri okuma listemde bulunan Jonathan Strange & Bay Norrell ile başlamıştım. Unutulmaz karakterle dolu, dipnotlarının apayrı hikayeler içerdiği bu kitabı okurken çok zevk aldım. Ve bazen yazarın ekonomik olmasının, hikayeyi sarkıtmamasının güzel olduğu kadar üzücü bir şey olduğunu bu kitapla gördüm. Serisi olsun istediğim ender kitaplardandır. Ve bence her fantastik kitapseverin kitaplığında yer almalı.
Bu kitabı neden sevdim?
1) Patti Smith'i severim. Onun güçlü kadın profilini etkileyici bulurum, şarkılarına bayılırım, tarzına hayranım.
2) "Oluş" hikayeleri ilgimi çeker. Bir sanatçının kendini yaratma sürecine tanık olmaktan daha heyecanlı bulduğum şey, gizli isteklerini /günahlarını okuyabileceğim günlüğünün elimin altında olmasıdır.
3) Bu kitapta yok yok. Dylan da var, Warhol da, Ginsberg de.
4) Patti & Robert'ın ilişkisi çok güzel.
Tüm bu nedenlerden yer yer aksayan anlatıma rağmen Çoluk Çocuk'u pek bir sevdim. Benim için hep bambaşka bir yeri olacak bu kitabı, oldukça kişisel nedenlerle "hissettirdiklerinden ötürü" sevdiğim için kimseye "hararetle" öneremiyorum.
İç içe geçen öyküleri Daima ve Sonsuza Dek'ten beri pek severim. Sesler, bunu 9 öyküsüyle çok iyi başarıyor. Birbiriyle yer değiştiren, birbirlerinin öykülerini yazan karakterleriyle Murat Gülsoy öykülerini de anımsattı bana. Öyküler ayrı ayrı güzel, kitap bütün olarak çok güzel.
Ben ve Kaminski ise inzivaya çekilmiş bir ressamın ve onun yaşam öyküsünü yazarak ünleneceğini düşünen, başı da ressam yüzünden beladan kurtulmayan gazetecinin oldukça eğlenceli öyküsü. Kehlmann'ın filmografik bir anlatım tarzı, kısa ama etkili cümleleri, vurucu diyalogları var. Türkçeye çevrilmiş 4 kitabını da bu sene okuduğum Kehlmann artık "ne yazsa okurum" yazarları arasında.
İki serinin de sadece ilk kitabını okudum. Kralkatili Güncesi'nin ikinci kitabı Bilge Adamın Korkusu'nu şu an okuyorum ve Kvothe'yi ne denli özlediğimi fark ettim. Lise yıllarımda fantasik serilerin obur okuruydum. ÖSS'ye deli gibi hazırlanmam gereken lise son sınıfa kadar çevrilen tüm serileri okumuştum. Kralkatili Güncesi, bana, çevrilmesini beklediğim serinin 2. - 3. kitapları arasında bir türlü geçmeyen zamanı, bir umut çıktığını düşündüğüm için sürekli kitapçıya gidip huysuz yaşlı amcayı bunalttığım o günleri hatırlatıyor.
Tekrar yazmaya üşendiğimden goodreads'teki yorumumu kopyalayacağım buraya:
Fantastik serilerin - aslında genel olarak serilerin- ilk kitapları genellikle akıcı değildir. Cildin ortasına kadar kahramanımızı, çevresini, yancılarını tanıyadurun düşmana gelene kadar- ki kitapların ivme kazanmaya başladığı yer burasıdır- özellikle bol tasvirli bir kitapta sıkıntıdan patlamanız olasıdır. Bu başlangıçta sıfır ivme olayından mustarip olmayan tek "ilk kitap" Harry Potter ve Felsefe Taşı'ydı- ki onun kısalığını göz önünde bulundurursak bu normal. Rüzgarın Adı ise uzunluğuna rağmen bunu başarmasıyla takdirimi kazandı.
Aslında yine Harry Potter meselesine döneceğim, Rothfuss 2. bir Harry Potter yaratabilirdi. Gizemiye öğrencileriyle dolu bir okul(Hogwarts), trajik bir şekilde anne babasını kaybetmiş olan kahraman (Harry), bu katliamın müsebbibleri (Voldemort), okulda yeni edindiği düşmanlar (Malfoy mu hadi canım)vs vs. Yapmamış ya da yapamamış, önemli değil. Bu benzerlikler dahi kitabın değerini düşürmüyor. Rothfuss iyi bir hikaye anlatıcısı. Her daim hikayenin gizemini korumayı, bu arada akıcılığını yitirmemeyi başarabiliyor. Hikayeyi sonsuza dek uzatabilecek malzemesi varken bunu yapmamasıyla Susanna Clarke'a (bkz. Jonathan Strange & Bay Norrell) Kvothe'nin çocukluk anılarıyla Dickens'a benzetmek de mümkün. Bu kitaba bir blurb yazsam şöyle olurdu: "Rowling, Dickens, Clarke'ı dağ başında bir kulübeye iki ay hapsedin, gözetmen olarak Annie Wilkes'i (bkz. Misery) atayın veee sonuç: Rüzgarın Adı." :))
Son olarak, bu kitabı Game of Thrones'la karşılaştıranlar olmuş. Kendilerine yapmayın, diyorum. Alakası yok. GoT çok daha fazla ana karakterle sekteye uğramadan devam eden büyük bir hikaye. Rüzgarın Adı gibi tek adamın hikayesi değil. Ve kıyaslanacaksa bence çok, çok, çok daha iyi.
Son paragraftan anlaşılıyordur ama tekrar edeyim. Rüzgarın Adı çok iyi bir kitap ama Taht Oyunları'ndan iyi değil. Taht Oyunları'nı okumamamın tek sebebi dizisinden maksimum keyif almak istemem. Rothfuss'ı Zafon'la kıyaslamayı tercih ederim.
2011'in ikinci kitabı Ve İşimiz Bitti'sine bayıldığım Joshua Ferris'in 2010'un en iyi romanlarından biri olarak gösterilen Bilinmeyen'iydi. Okuyan çoğu kişinin aksine- belki de bir başka Ve İşimiz Bitti beklemediğim için- sevdiğim bir kitap oldu Bilinmeyen. Kahramanın yürüme nöbetleri bana Robert Walser'ı çağrıştırdı, karısıyla arasındaki ilişki Zaman Yolcusunun Karısı'nı... Ama bu kitapta asıl hoşuma giden, ismi ile müsemma olmasıydı. Çoğu şeyin bilinmeyen olarak kaldı ama bu sis perdesi okuma zevkimi hiçbir şekilde baltalamadı. Bilakis Mr. Ferris'e ilk iki kitabının bunca farklı türlerde bu kadar başarılı olmasından dolayı hayranlık beslemeye başladım.
Infinite Jest'i duymayan kaldı mı? Yok. Peki okumayan? Ben, ben... Çevrilemedi henüz ne yazık ki. Ama Siren tadımlık bir Wallace bahşetti bize, öyküleriyle tanıma fırsatı bulduk en azından Wallace'ı. Wallace detaycı ve acımasız bir yazar. En iğrenç şeyleri insana kendini en kötü hissettirecek biçimde, zaman zaman dehşete düşürerek, zaman zaman midesini bulandırarak anlatıyor. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, kitabın içinde geçen birkaç bölümlük bir kısım ve adı gibi iğrenç adamların kadınlara kötü davranışlarını içeriyor. Ancak diğer öyküler de yer yer bulantıya sebep veriyor. Kimi kısa öyküler tekrar ve gereksiz gelse de, Wallace'ın uzun öyküleri çok iyi. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, yarattığı hisler ve içerdikleri nedeniyle okunması güç bir kitap. Yine de insanın basitliğine ve kötülüğüne Wallace'ın gözlerinden bir bakmak gerek.
Bu 17 kitabın (evet, hile yaptım!) haricinde de çok sevdiğim kitaplar oldu elbette. Arka kapak yazısını okumanızı önermediğim Agota Kristof'un kısacık, harika Dün'ü var mesela. Sonra Doğu Yücel'in beni Nonserviam okuru olduğum yıllara götüren, sağlam kurgulu Varolmayanlar'ı, Rulfo'nun muhteşem kitabı Pedro Paramo, Harper Lee'nin tek romanla yetinmesine kızan Stephen King'e hak vere vere nihayet okuyabildiğim Bülbülü Öldürmek... Sera'nın tavsiyesi üzerine aldığım, sıkı bir araştırmanın ürünü olan yan öyküleri pek etkileyici olan, tamamını soluk soluğa okuduğum Kitabın Kulları... Pek sevmediğim Tahsin Yücel'in muazzam Yalan'ı... (Okurken Körleşme'den aldığım tat vardı damağımda ve fazlasıyla uzun olması haricinde oldukça beğendiğim bir kitap oldu.Tavsiye!) Sonra Obreht'in seneye damgasını vuran paralel hikayeli, savaş arka planlı, büyülü gerçeklik esintili, pek akıcı, pek güzel kitabı Kaplanın Karısı var ve Büktel'in Theope'si... Nabokov'un Lujin Savunması, Gülsoy'un kitap içinde kitap olan harikası Bu Filmin Kötü Adamı Benim'i, heyecanla okuduğum Açlık Oyunları üçlemesi ve Rhys'in içime işleyen Geniş, Geniş Bir Deniz'i yine çok sevdiğim diğer kitaplardandı.
2012'ye gelince, hedeflerim:
- Daha çok Türk ve İspanyol Edebiyatı okumak.
- Ölmeden Önce Okumak İstediğim Kitaplar'dan birkaçını artık halletmek
- Son 3 senedir sanal kitap fuarından bir heves alıp alıp kenara koyduğum kitapları artık okumak.
- Daha çok "oyun" okumak.
- 1Q84'u kış aylarında dışarısı kar buzken içeride elde chai tea latte'yle okumak.
- Ve kitap almamak. :)
Herkese ve kendime okuyacak daha bol vaktin olacağı mutlu yıllar dilerim!








3 yorum:
son kitabından sonra barış bıçakçı hakkında o kadar çok yoruma rastladım ki, bir miktar negatif etki yarattı sanırım. çığ gibi büyümekte üstelik. bir miktar ... hani nasıl denir, vıcık vıcık sanat sevicileri vardır ya sanatı masumiyetinden uzaklaştırır, öyle bir koku ile sarıp sarmalamaya başlar söz ettiği eseri de. o kadar çok var ki bu tür eleştirilerden. bilmem tam anlatamasam da işin özü, ben ender rastladığım has ve samimi edebiyatın pek fazla gün yüzüne çıkmasını ve popülerleşmesini sevmem. zaten işin gerçeğine de tezat bir durumdur bu. "biz" diye tanımlayabileceğim, o "aylak tutunamayanlar kabilesi" hani öyle herkese açık da değildir, olmamalıdır da. yıllar yıllar önce gülten akın'ın şiir üzerine bir kitabında bir kaç şiirinden alıntı ile karşılaştığımda hemen tanımıştım kelimelerinden bıçakçıyı. işte biri daha demiştim. sonra ilk kitabı herkes herkesle dostmuş gibi'ye raslamıştım bir kitapçı da tesadüf. sonrasında da her yeni kitabı ile yaşadıklarımızı anlatan bir arkadaşın mektuplarını almaya devam ediyoruz diyordum. kimseye kolay kolay önermediğim bir yazardı. gerek yoktu çünkü. bir masumiyettir asıl mesele hayatın her alanında. okumayın kardeşim barış bıçakçıyı. "biz" bu kadar çok değiliz ki hayatta. yoksa neden daha güzel olmasın dünya.
selam ile.
ve?
@geniş zamanlar: Duygularıma tercüman olmuşsunuz. :)
Yorum Gönder