Çocukluk-ilk gençlik yıllarımda da açgözlü bir okurdum. Çekildiğim köşede, heyecanlandığım ve sinirlendiğim anlarda tırnaklarımı neredeyse köküne kadar kemirerek saatlerce okurdum. O zaman dikkatim şimdiki kadar çabuk dağılmazdı. Her daim açık televizyondan, annemin hedefi tam 12'den vuran terliğinden, kardeşimin evcilik oyununa çağrılarından pek etkilenmezdim. O zamanlarda en büyük kabusum okuyacak yeni bir kitabımın olmamasıydı. Nobel Serisi'ndeki çoğu kitabı okumama izin verilmiyordu, MEB'in pembe kapaklı dünya klasiklerini ise pek okumak istemezdim (font-boyut takıntım o zamanlarda da varmış demek :) ). Bu 2 seriyi çıkartınca geriye babamın felsefe kitapları, annemin astroloji ve şifalı bitkiler kitapları, ailenin her bireyinin okumak zorunda olduğu Sistem Yayıncılık'ın kişisel gelişim kitapları, Süleyman Ateş'in tefsirleri, Engin Yayınları'ndan dünya klasiklerinin bir kısmı ve hepsini ikişer üçer kere okuduğum izin verilmiş kitaplar kalıyordu. Ah, tabii bir de yasaklı kitaplar vardı. Çalıkuşu mesela, yasaktı. Nedeni basitti: Annem romantik düşüncelere kapılmamızı istemiyor, o nedenle kendisinin okuya okuya parçaladığı cildi ablalarımdan da benden de uzak tutuyordu. Yaşar Kemal okumam İnce Memed haricinde yasaktı. Bunun nedeni ise gizlice okuduğum Akçasaz'ın Ağaları'nda geçen bir sahneden çok etkilenerek geceler boyu kabus görmemdi. İntikam için derisini soyarak üzerine tuz döktükleri bir adamı güneşin altında ölmeye bırakıyordu ağalar. Yıllar sonra okuduğum Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde, Albay'ın anlattığı derisi soyulan adamın hikayesini okuyunca aynı biçimde etkilenmiş ve gecelerce kabus görmüştüm. Zaman içinde kimi hassasiyetler pek değişmiyor demek ki, kedilerden hala deli gibi korkmam gibi...
Her sene verilen yeni izinlerle kitaplığın bir kısmını daha keşfetsem de yine de, özellikle hastalığımdan sonra çoğunu evde geçirmek zorunda kaldığım uzun yaz tatilleri hep tekrar okumalarıyla geçiyordu (Bunun ne kadar ürkütücü olduğunu göstermek için iki ay boyunca 13 yaşında bir kızın iki kere tamamen, bir kere atlayarak 4 ciltlik Savaş ve Barış'ı okuduğunu hayal edin.). Bu yüzden en büyük kabusum okuyacak yeni bir kitabımın olmamasıydı. Lisenin herkese kapalı kütüphanesinin memurunu kafalayarak dönemi kurtarıyordum ama korsan kitapların çıktığı zamana kadar, tatilin ilk ayından sonra hiçbir zaman ilk kez okuyacağım bir kitabım olmuyordu. Bu yüzden okuyabileceğimden fazla kitap almaya başladığım dönemde bile sıkılsam, sevmesem, hatta ve hatta nefret bile etsem elime aldığım her kitabı bitirmeye çalışırdım. Bir kitabı yarım bıraktığım zaman kendime kızıyor, ilk fırsatta o sev(e)mediğim kitaba dönmeye çalışıyordum. Bu uzunca bir müddet böyle devam etti.
Arada yarım bıraktıklarım muhakkak olmuştur, ama bende iz yapan okuyamadığım ilk kitap Hesse'nin Boncuk Oyunu'dur. Övgülerden ve Hesse seven sevdiğim yazarlardan etkilenerek aldığım bu kitabın -zannediyorum- 60. sayfasından öteye gidemedim. O zamanlar masa başında okuyan, okurken not alan okur fikrine aşık olsam da okurken çok zorlandığım ve beni sıkıntıdan patlatan bu kitabı rafa yerleştirirken bir daha asla okumaya teşebbüs etmeyeceğimi biliyordum.
Yarım bırakarak çok cesur bir hareket yaptığımı düşündüğüm 2 kitap var: Biri ilk cildini bayılarak, ikinci cildini severek, üçüncü cildinden sıkılarak okuduğum ...Ve Durgun Akardı Don. İkincisi ise, ikinci cildinin yarısında bıraktığım Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ı. Hala Watanabe'nin Büyülü Dağ'ı defalarca okuyuşundan zevk alıp sevsem de bu iki kült eseri bitirmeyerek çok şey kaybettiğimi düşünmüyorum.
Bkz. Marilyn'in okuduğu bir kitabı bitiremediğim için utanan blog yazarı.
Okumaya teşebbüs edenlerin %95'inin yarıda bıraktığı Ulysses ise ilk sayfalarının ardından okumaktan vazgeçtiğim ilk kitaptır. Ulysses'e kadar bir kitabı yarıda bırakmak için en azından bir elli sayfa okur, gidişata göre daha fazlasına dayanamayacağıma karar verirsem durur, biraz daha yorulmaya/sıkılmaya halim kalmışsa gittiği yere kadar devam ederdim (Bu okumaların hiçbirinden sonuna kadar okumaya değer bir kitap bularak sevindiğimi hatırlamıyorum, sanırım ben başlangıçlara çok önem atfeden okurlardanım. ne demişti yaşlı bir kızılderili " İlk görüşte aşk değilse, aşk değildir." :) )
İlk sayfalarında bıraktığım bir diğer kitap ise Cortazar'ın pek meşhur kitabı Seksek. Bu kitaba başlarken yeterince dikkatimi veremediğimi hissettiğimden daha sonra okumak üzere rafa kaldırmıştım, ki hala okunacaklar listesindedir. Daha sonraları ise, yeterince dikkatimi toplayamadığımı düşündüğüm, canımın istememesi, okuduğum Cortazar öykülerini pek sevmemem gibi nedenlerden bir daha elime almadım.
Arada yarım bıraktığım, kimini tekrar okumayı düşündüğüm kimini bir daha elime alacağımı sanmadığım diğer kitaplardan bahsetmeyeceğim (Proust okuma maceram, Passos'a pes deyişim, Kazancakis'i sadece Zorba'yla hatırlamak isteyişim, Dalgalar'ın beni boğduğunu hissedişim...). Sadece son okuyamadığım kitaba değineyim. Yarım bırakacağımı asla düşünmeyeceğim bu kitap Elias Canetti'nin İngiltere anılarını içeren Soylu Sınıfın Sonbaharıydı. Canetti'nin özyaşam öyküsü üçlemesini hevesle okumuş ben, bu kitabın haberini aldığımdan beri sevinç içerisindeydim. Bir de üstüne Canetti'nin Murdoch'la dostluğu, T.S. Eliot düşmanlığı falan var haberlerinden dolayı iyice heyecanlanmıştım. Bir de SSS'nın, 100. doğum gününde basılmasını istemiş Canetti, herkes için yeni bir kitap! Teoride muhteşem görünen bu kitabın pratikte kabusum olduğunu söylemek benim için çok üzücü. Kastırıcı önsözden midir, Canetti'nin tuğla anılarındaki akıcılık yerine bir katılık içermesinde midir, okuduğum sayfalar boyunca Veza'dan bahsetmese Canetti okuduğumu anlayamayacağımdan mıdır, devam edemedim kitaba. Beklentilerimin azaldığı bir zamanda yeniden denemeyi düşünsem de okuyamadığım kitapların kalıcı bir üyesiymiş gibi görünüyor şu an Soylu Sınıfın Sonbaharı.
Bu durumda sözü Bilge Karasu'ya bırakmak uygun olacak:
Temel ilkem, herhangi bir kitabı, herhangi bir anda, istediğim için, istek duyduğum için okumak. İstek duymadığım bir kitap, karşımda duruyorsa, beni rahatsız bile edebilir.
(Ne Kitapsız Ne Kedisiz)




8 yorum:
Yarım bıkmamaya özen gösteririm ama olmayınca olmuyorsa kendime eziyet yapmanın da anlamı yok değil mi?
Bitiremediğim kitap diyince ilk aklıma gelen Vadideki Zambak.
En son yarım bıkratığım Limon Ağacı
barış bıçakçı, şule gürbüz, mehmet günsur, ihsan oktay anar, oğuz atay, yusuf atılgan, tezer özlü, milan kundera, ahmet hamdi tanpınar, atilla atalay, dostoyevski, sabahattin ali, marquez, george orwell, salinger, oruç aruoba... daha liste uzayabilir. eğer bu yazarların hala okumadığınız kitapları varsa başka kitaplarla vakit kaybetmeyin derim. selam ile.
Ulyses, Boncuk Oyunu, Seksek benim de okuyamadığım kitaplardı. Boncuk Oyunu'nu çok bile okumuşsun, ben 30 sayfa zor okumuştum. Sevdiğim birkaç Hesse romanına rağmen, bir tuhaflık mı var desem, ne desem bilemedim Boncuk Oyunu için. Ulyses desen, James Joyce'un Bir Sanatçının Portresi'ni ve Dublinliler'i de sonuna kadar okuyamamıştım. Sanırım Joyce'la yıldızımız hiçbir zaman barışmayacak. Kendi okuyamadığım diğer kitapları düşününce, Ay Parkı, John Banville'in Deniz'i, Tutunamayanlar, bazı eski Türk edebiyatı klasikleri geliyor aklıma. Mutlaka elime aldığım bir kitabı bitirmem lazım diye bir gereklilik hissetmedim hiç. Bazen inatla sonuna kadar pes etmediğim kitaplar olsa da, böyle bir zorunluluk hissine gerek olmadığını düşünüyorum. Daha okunacak yüzlerce kitap var.
Dalgalar'ı yakın zamanda okumak istiyordum ama senin yorumun gözümü korkuttu. Proust'a da henüz hiç bulaşmadığımdan ne yapsam bilemedim.
Bizim evde yasaklı kitaplar diye bir şey yoktu kimi siyasi kitaplar hariç. Ailenin her bireyi neden kişisel gelişim kitapları okumak zorundaydı diye merak etmeden edemedim o satırları gülümseyerek okurken :)
@Euphoric: Balzac'ın Eugene Grande'si ilk yarım bıraktığım kitaptı herhalde. Nasıl unuttum bahsetmeyi, tüh.
Ayrıca evet, okunacak bu denli şey, okuyacak bu kadar az zaman varken ısrar etmemek lazım.
@Geniş Zamanlar: Bir Şule Gürbüz ile tanışmadım şu listedekilerden, Pandora siparişime kavuşur kavuşmaz listedekilerin yanına uyup uymadığını göreceğim. :)
@Sera: Aslında bu blogu ilk açtığım zamanı düşünüyordum, büyük- kült eserlerden oluşan kocaman bir listem vardı: Woolf, Joyce, Musil, Pychon etc etc. Zaman içinde onları zevk alarak okuyamayacaksam okumamaya karar verdim. Pişman değilim.
Valla o kitapları aslında herkes talebi görünce oluşan güdüyle okuyordu, müthiş bir rekabet vardı o konuda. 5 Sevgi Dili için kuyruk bile oluşmuştu, hey gidi...
kitap yarım bırakmak esaslı okurlar için gerçekten zorda bırakan bir durum: tamam mı devam mı dilemması...
kitap bulma sıkıntısı satırlarınızı okurken nasıl empati kurdum anlatamam. ortaokul ve lise yıllarını küçük bir şehirde geçirmiş biri olarak okuyacak bir şey bulamama sıkıntısı benim için de her daim geçerliydi.
eskiden bir kitapta ilerlemekte zorlandığımda ara verir ve sonra geri dönerdim. aslı erdoğan ın kabuk adamını böyle okudum mesela.
ama artık baktım ki işler ters gidiyor ben de devam etmiyorum. yakın zamanda yarım bıraktıklarım: felidae-akif pirinççi, büyücü- john fowles, franklin flyer- nicholas christopher, kinyas ve kayra-hakan günday...
geçen sene şöyle bir yazı yazmışım ben de ve listenin 1 numarasında ne var tahmin edin:)
http://eae4fun.blogspot.com/2010/01/yarm-kalanlar.html
@Ahmet:Yazıyı okuyunca hatırladım, birincinin Dalgalar olmasının yanında Zen ve Motosiklet Sanatı'na duyduğum nefreti de hatırlattı bana.:)O kitabı aldığım zamanki heyecanımı, 10 sayfa okuduktan sonraki bıkkınlığımı, 50'yi görene kadar yaşadığım sıkıntıyı vs hatırladım şimdi. Sudan Adam konusunda da aynı şeyi düşünüyoruz, benim daha ilgimi çeken Irving'in onca bilindik/popüler kitaplarından ziyade yayınevinin bu kitabı çevirmeyi tercih etmesiydi. Neden? Neden? İnsan şaşırıp kalıyor.
Küçük şehirde yaşama meselesine gelince, Bernhard'ın bir lafı var "Taşra insanı öldürür," diye hep aklıma o geliyor.
(Bu arada Fowles'la Nicholas Christopher'a içim gitti ama benim yarım bıraktıklarım hakkında da başkaları aynı şeyi düşünüyordur kuvvetle muhtemel :))
hımm, büyülü dağ o kadar da sıkıcı değil zannımca. diğerlerini bilmiyorum ama o kadar kitap okuyan birinin büyülü dağı bırakmasını yadırgadım. ben de yarıda kitap bırakmamaya çalışırım. şu anda ise, 'gecenin sonuna yolculuk'u yarıda bırakmış durumdayım ama daha çok okuma zamanı yaratmama tercihinden dolayı
@Cyrano: Büyülü Dağ'ın ilk cildi için tek kötü söz söyleyemem, çünkü çok güzel. Ama ikinci cildi, bilmiyorum, bir türlü okuyamayacağımı, dirensem de keyif almayacağımı gördüğüm için bıraktım.
Celine'i ben de salim kafayla bol vaktimin olduğu bir zamanda okumak istiyorum, bakalım. :)
Yorum Gönder