13 Şub 2010

Sıkıcı Başkaraktere Sahip Romanlardaki İlahi Adalet Kavramı Ya Da Dickens'tan Nasıl Nefret Ettim?




Her şey, Lost izlerken Desmond Hume'un okumaya kıyamadığı Our Mutual Friend'i görmemle başladı. Okuma tarihimin 2. bölümünü yazabilseydim Dickens'ı Desmond kadar olmasa da (Desmond, Our Mutual Friend'in ölmeden önce okumak istediği son şey olduğunu söyler) sevdiğimi söylerdim. Aslında hala Desmondvari bir şeyler söyleyebilirim:

- Bir saatin kaldı, öleceksin. Ne verelim?

- Bana, bana Kasvetli Ev'imi getirin.

- ??

- Kasvetli Ev'le bir saat, sonsuzluk gibidir. 

- Okumaya başlamanızla kafanızı kaldırıp etrafa baktığınız an arasında saatlerin oynadığı kitapların antitezidir Kasvetli Ev, okurken zamanın nasıl akmadığını anlayamazsınız. 

- Çünkü...


1) Kasvetli Ev, Fanny Price'dan sonra İngiliz Edebiyatı Tarihi'ndeki en sıkıcı başkarakterini barındırır : Esther Summerson. Faziletli, güler yüzlü, iyi niyetli, fedakar, herkes tarafından sevilen, çiçek hastalığından sonra güzelliğini kaybetse de aşıklarını kaybetmeyen, iyi niyetli, fedakar, aa ben bunları söylemişim, bir de diğer roman karakterlerimiz söylesin. Ada, başla: 

- Bizim biricik Dame Durden'ımız, biz sensiz ne yaparız.

 Rick, sıra sende:

- Çok tatlı, akıllı, sakin, mukaddes bir kızsın. 

John Jarndyce sen de söyle: 

- Esther'imin kıymetinin tek atomunun bile heba edilmemesine kararlıyım. 

Caddy, Jo, Charley, Guppy, Woodcourt, tuğlacı kadınlar, hep beraber : 

- Esther, sen bizim her şeyimizsin. (x 333)


2) Kasvetli Ev merak uyandırmaz, normal zekaya sahip biri ilk cildi yarılamadan Esther'in hikayesini tahmin edebilir. Esther'in annesi ... .... der mesela, babasını da bu bilgiye ulaştıktan birkaç saniye sonra keşfeder.(ya da önce, ilk cildi okuyalı iki hafta oldu sanırım) Bu noktadan sonra merakla beklenebilecek tek şey, bu karakterlerin yüzleşme anıdır. Peki, beklediğiniz bu anda neler olur, bakalım :

- Suçlu görünen karakterin hiçbir şeyden haberdar olmadığı anlaşılır ama alabildiğine pişmandır elbette. Nedamet getirir.

- Suçu olmayan karakterse, yüce gönüllük göstererek bunu engellemeye çalışır.

- Bu iki karakter sarılıp ağlaşırlar.

- Pişman olan karakter, affeden karakterden bir şeyler rica eder. O da yapacağını söyler.

- Ağlaşırlar, sarılırlar.

- Herkes yoluna gider.

Yüzleşme elbette beklenileni veremez. Bir kere diyalog namına bir şey yoktur. Her şeyi Esther'in ağzından dinlediğimizden, "Bana sarıldı ve bilmediğini söyledi. Ben de ağladım ve önemli değil dedim. İkimiz de gözyaşlarına boğulduk." haricinde bir şey görmek imkansızdır. Üstelik büyük acı ve şok yaşaması gereken Esther, Esther'le tanışma mutluluğuna eren tüm karakterlerin öve öve bitiremediği özelliklerinden olsa gerek bir gece ağladıktan sonra önce anahtarlarını şakırdatarak Dame Durden'lığını yapar, sonra dün verdiği sözleri uygulamak için harekete geçer. Tanrı herkese Esther gibi olabilme becerisi versin, amin!



3) Kasvetli Ev'de zırt pırt yeni bir karakter ortaya çıkar. Karakter bolluğu Dickens'ın da kafasını karıştırmış olsa gerek, bazıları beklenmedikleri yerlerde yeniden ve yeniden boy gösterirler. Bunun "ben bir gösterimlik karakter yaratmam" olayı mı ya da "bakın şimdi, siz bunu ve bunu gördünüz ama bunların anne-oğul ya da kardeş olduklarını tahmin edebilir miydiniz? Yaa, ben adamı böyle şaşırtırım işte." düşüncesinden mi kaynaklandığını bilemiyorum haliyle. Ama Dickens'ın en beğenilen yönünün karakter yaratmaktaki becerisi olduğunu hesaba katılırsa, "o kadar yarattım, bari bir yere bağlayayım" diye düşündüğünü zannediyorum. Ha bağlamış da ne olmuşa cevabım "koca bir hiç", o ayrı.

4) Melek karakterli Esther'i ola ki benimsediniz, size Kasvetli Ev'in Sırlar Dünyası'nı aratmadığını da söylemeliyim: İçten yanma (iyi buluş), kitabın en elle tutulur karakterinin Esther kadar iyi olmadığı için zınk diye öldürülmesi (neden, neden), bunun altından da acayip bir hikaye çıkması (vay anasını) ve tüm günahkarların cezasını bir şekilde çekmesi (ilahi adalet).

Bu yazının birçok yerinde "neden okudun/devam ettin" sorusu sorulabilir aslında, ben de her aranın ardından kitaba döndüğümde bu soruyu sordum kendime. Çok mantıklı cevaplar veremeyeceğim aslında, başlamamda geçmişe duyulan özlem ağır bassa da, devam etmemdeki en büyük neden "eninde sonunda okurum ben bunu, başlamışken yarım kalmasın" düşüncesiydi sanırım. Bir de Kasvetli Ev'in en iyi Dickens romanı ilan edilmesi olayı var tabii. Ve Ünal Aytür'ün giriş boyunca zikrettikleri : En bol karakterli Dickens romanı, tüm karakterlerin bir araya geldiği muhteşem final vs vs ( İki cilt arasında şehir değiştirdiğimden alıntılamıyorum) Yeri gelmişken bu kitabı okumaya niyetiniz varsa direk ilk bölümden başlayın, çoğu olayın açıklandığı Ünal Aytür kısmı, kalan 900 küsur sayfa için hevesinizi kırabilir.


Kasvetli Ev'le ilgili sevdiğim tek şey, canımız ciğerimiz Dana Scully'miz olan Gillian Anderson'ın Lady Dedlock rolünü oynadığı 15 bölümlük BBC uyarlaması. Şimdilik uyarlamanın, dönemin atmosferini Dickens'ın tasvirlerinden bile iyi yansıttığını ve izlediğim 5 bölüm itibariyle çok yerinde değişiklikler yaptığını söylemekle yetineyim. Hala okumaya niyetli olanlara da önce uyarlamayı izlemelerini öneririm.


2 yorum:

Sera dedi ki...

Karakteri sevemezsem kitap da yarı yarıya bitmiştir benim için. Little Dorrit'in hem de orijinaline sahip olan biri olarak bu yazın gözümü korkuttu. İlle de klasik okuyacaksam yine Dostoyevksi'ye döneceğim sanırım :))

Ludmilla dedi ki...

Ben bir iki klasik denemesinde daha bulunacağım sanırım fakat şimdi değil, Dickens hiç değil. :)