Güldüren Oyun

Siren Yayınları yıllardır yeni baskısı yapılmayan Tüysüz’ü tekrardan Türkçe okuyan okurlarla buluşturdu ve çok iyi etti. Sapsarı kapağı ile hemen raflarda dikkat çekiyor kitap. Kitap her ne kadar bir mizah kitabı olsa da böyle “ciddiyetten” uzak olması da hoşuma gitmedi üzülerek söyleyeyim. Üstüne üstlük yazarın adının kitabın adından büyük olduğu kitapları aklınıza getirin. Burada da Woody Allen’ın ismini Tüysüz’den büyük yazmışlar.

Çok satmak için büyük ama benim için küçük hareketler bunlar.

Kapağı çevirdim ve bütün kitap manyakları gibi her tarafını okumaya başlarken ne göreyim bu kitap “Tanrı oyununu da içeren orijinal formatıyla ilk defa yayınlanıyor”muş. Demek ki bu kitap daha önce yayınlanmış – hafızamı biraz zorluyorum ve evet evet diyorum. Ara yayınları bu kitabı yayınlamışlardı. Hatta kitap o kadar çok sattı ki yayınevi kapandı ( inanmayan araştırabilir – enteresan ama tamamıyla gerçek bir olay.)

Tanrı oyununa gelince Woody Allen’ın okuduğum ikinci kitabıydı. Önce bütün ergen çocuklar gibi “Seks Hakkında ...”yı okudum, sonra Tanrı’ya sıra geldi. Her şeyin uyulması gereken bir öncelik sırası var ve 13 yaşındayken Maslow’u yaşıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam Hil Yayınları yayınlamıştı Tanrı’yı. İçinde sahnelenirken çekilmiş bir çok fotoğraf da vardı. Ayrıca Doris karakterini oynayan ablayı da çok beğenmiştim – seneler sonrasında buradan selam ederim.

Bu kadar chit-chat yeter de artar. Tüysüz, orijinal ismiyle Without Feathers, orijinal adı Allen Königsberg olup Woody Woodpacker’ı çok sevdiği için adını Woody olarak değiştiren Woody Allen’ın 1975’de yazdığı bir kitap. Kitabın içinde “oynanmaktan çok okunmak için yazılmış” iki tek perdelik oyun (- ki Tanrı Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok defa sergilendi) bir çok inceleme, iki rehber ve kısa hikayelerden oluşuyor.

Woody Allen bu kitabında okuyucusuna hiçbir şeyi “açıklama” zahmetine girmeyip “herkes bildiği ve anladığı kadarıyla yetinsin” diyor. Bir çok şeyi anlamayıp gülmeyeceğiniz kesin. Bu satırların yazarı da bir çok şeyi anlamayıp gülmedi –emin olabilirsiniz. Şansınıza hangi kısımlar gelirse artık. Yalnız sanırım okuyucular bari kitabın adı nereden geliyor diye bilgilendirilmelerine kanaat getirmiş olacak ki Sevgili Mr. Allen, Emily Dickinson’dan bir alıntıyla başlıyor. “Umut tüylü bir şeydir” – Hope is the thing with feathers. Kitabın adı da w/o feathers olduğuna göre baştan bilin ki bu kitap Woody Allen’ın umutsuzluğuyla ilgili bir kitaptır.

Kitaptan alıntı yapmak istemiyorum çünkü kitapçıya gittiğiniz zaman kitabın arkasında bir kaç alıntı göreceksiniz. Sonuç olarak kitabın basılması beni çok sevindirmiş ( niye seviniyorsam ben başkaları okuyacak diye) olsa da basılış şeklini baştan aşağı yanlış bulduğumu söylemek de boynumun borcudur. Saygılar.

Hayatî Mecâz

Başlamak bitirmenin yarısıdır.

Fazlasıyla uzun sürdüğünü düşündüğüm okul hayatım boyunca en çok duyduğum laftır herhalde. Yakın takipçilerine değinmek istesem de çoğu zaman yazının uzunluk ayarını tutturamadığımdan vazgeçtim. Konumuz, başlangıçlar. En eski yazın efsanelerinden biri, ilk cümleyi bulamadığı için yazamayan yazarlar. Serendip zamanında bu konuya oldukça yerinde bir yaklaşım getirse de, Orhan Pamuk'un bence en iyi girişlerden biri olan "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesiyle başlayan bir kitabı senelerdir yazacağını bilmesi yine de başlangıçlar önemlidire getiriyor beni. Bu yazıyı yazmamın nedeni de elimdeki kitabın başlangıcının beni sarsması. Kitabın kendisinden, yazarı ve bana düşündürdüklerini kendime saklamak istediğim için ve hakkında yazarsam çok kişisel bir yazı olacağı için bahsetmeyeceğim ama o sarsıcı girişten söz etmesem çatlardım. Hazır başlamışken beni etkileyen diğer girişlerden de söz edeyim dedim ben de ve başlıyoruz:



"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren, hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgesini hissettim. Masada oturuyor, oturduğumu aklımın bir köşesiyle biliyor, sayfaları çeviriyor ve bütün hayatım değişirken ben yeni kelimeleri ve sayfaları okuyordum. Bir süre sonra, başıma gelecek şeylere karşı kendimi o kadar hazırlıksız ve çaresiz hissettim ki, kitaptan fışkıran güçten korunmak ister gibi bir an içgüdüyle yüzümü sayfalardan uzaklaştırdım. Çevremdeki dünyanın da baştan aşağıya değiştiğini o zaman korkuyla fark ettim ve şimdiye kadar hiç duymadığım bir yalnızlık duygusuna kapıldım. Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım."

Böyle bir girişten sonra kitabı elden bırakmak imkânsız. İlk cümleyle okuru, okuyan bir kahramanla içine çekerken merak uyandırıyor, sonraki cümleler merakı kamçılıyor, o kitabın ne olduğunu düşünüyorsunuz ve okur, okurun geleceğini merak ediyor. Ben ne zaman bu kitabı elime alsam 30- 40 sayfa okumadan bırakamam mesela, defalarca okumama rağmen. Akşamdan bir kağıda yazdım ilk sayfayı, bloga yazarken tekrar okumamak için, zira nerede duracağımı kestiremiyorum.

"Olay, XX. yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut'un evinde başlamıştı. O zamanlar daha Olric yoktu, daha o zamanlar Turgut'un kafası bu kadar karışık değildi. Bir gece yarısı evinde oturmuş düşünüyordu. Selim, arkasından bir de herkesin bu durumlarda yaptığı gibi, mektuba benzer bir şey bırakarak, bu dünyadan birkaç gün önce kendi isteğiyle ayrılıp gitmişti. Turgut, bu mektubu çalışma masasının üstüne koymuş, karşısında oturup duruyordu. Selim'in titrek bir yazıyla karaladığı satırlar gözlerinin önünde uçuşup duruyordu. Harflerin arasından arkadaşlarının uzun parmaklarını seçer gibi oluyor, okuduğu kelimelerle birlikte onun kalın ve boğuk sesini duyduğunu sanıyordu.
O zamanlar, henüz, Olric yoktu; hava raporları da günlük bültenlerden sonra okunmuyordu. Henüz, bu durum, bugünkü gibi açık seçik, bir bakıma da belirsiz değildi."

Buradan bakınca, genelde arka kapağı ve ilk sayfayı okuyup fiyat değerlendirmesinden sonra kitap alan okur çoğunluğunun yoğunlukta olduğu ülkemizde her iki kitabın da "alınıp okunamayan", "başlanıp devamı getirilemeyen" kategorisinde yer alması şaşırtıcı değil. Kitabı yarım bırakan bir arkadaşım, "ayrıntı çokluğundan ve gereksizliğinden" dem vurmuştu. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ın arasında sakladığım bir röportajında buna cevabı "romanın özgünlüğünü ayrıntılarda gördüğü" Röportajı okumadan evvel arkadaşıma aynı cevabı verdiğim için mutluyum. Bu, onu girişten aldığı haz zamanla azaldığı için okuyamadığı kitaba döndüremese de...

"Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi. (Bu sıkıntı garsonun yüzündendi. Öyle sanıyordum. Paltomu tutarken yüzünü görmüştüm: Gülmekten değil sırıtmaktan kırışmış, gözleri ne derler, sırnaşık mı, yok yılışıktı. Para versem eli elime yapışacaktı. Vermedim.) Çevreme ilgiyle baktım. Erkekler yeni tıraş olmuşlar, kadınlar yeni boyanmışlardı. Yüzleri tasasızdı. Caminin dirseğindeki bacakları kesik dilenci, soğuktan morarmış, çorapsız gazeteci çocuk bile öyleydiler. Sanki onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Bu gece bencildim. Kendi kendime kızdım. Oysa onu bu caddeye pek seyrek gönderirdim: Binde bir, güzel bir filmi görsün diye. Önlerde bir yere oturur, yanağı avucuna dayalı filmi seyreder, tam beni düşünmesini istediğim zaman beni düşünürdü. Film bitince eve yürüyerek geri dönerdi."

O. O ve arayış. Çevreden bağımsızlığını ilan eden "ben". Rahatlıkla okuduğum en iyi giriş derim bu paragraf için. Çünkü kalın romanlarda girişe sanılanın aksine çok yüklenmeniz gerekmez, bir kaç ilgi çekici öğeyle zaten roman sürekli yeni şeylerle genişleyeceğinden dikkati ayakta tutabilirsiniz. Kısa romanlar için bu geçerli değildir, zaten nasılsa okurum rahatlığı içinde yeterince ilgi gösterilmeden okunan bu tür için, ilgiyi başından itibaren ayakta tutmak öyküde yoğunluğu sağlamak için gösterilen çabayla eşdeğerdir gözümde. Atılgan'ın C.'yi çatmaya başladığı ilk cümleden itibaren romanın içine çekilmemek elde mi?

"Tanıdığım en unutulmaz şahsiyet

Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım. Son zil çalar çalmaz eve koşar, koşarken de, acaba benden önce eve varıp üstünü değiştirmeden onu yakalayabilecek miyim, diye düşünürdüm. Oysa eve vardığımda onu daima mutfakta, bana süt ve kurabiye hazırlamakla meşgul buluyordum. Ancak bu mahareti bendeki hezeyana son verecek yerde, onun kudretine duyduğum saygıyı daha da artırırdı. Hem- denemekten hiç vazgeçmemiş olsam da- onu bir suretten diğerine geçmekteyken yakalamamış olmak içimi rahatlatırdı daima; babamla ablamın, annemin gerçek tabiatından habersiz olduklarını biliyordum ve onu gafil avlayacak olursam, beş yaşında taşımayı istemeyeceğim kadar ağır bir sırrın yükü binecekti omuzlarıma. Hatta onu okuldan uçarak gelip yatak odasının penceresinden içeri süzülürken veya görünmez olmaktan çıkarak mutfak önlüğünün ardında uzuvları sırayla belirirken bir an görecek olsam, ortadan kaldırılmam gerekebileceğini düşünür, korkardım."

Her okuyuşta derinde bir dehşet duygusu olsa da kahkahalar atmaktan vazgeçmediğim bir giriş. Kitabın tamamını okuyanlar bilirler, bu giriş bundan iyi olamazdı. Bilinçaltı nelere kadir...


Geldik şimdi bu yazıyı yazmama sebep olan girişe:

"Prinsengracht yönünden yürüyerek tam Reestraat'ın köşesini döndüğümde o, sokak kapısını kilitliyor. İkimiz de kök salmışçasına olduğumuz yerde kalıyoruz ve hiçbir şey söylemeden birbirimize bakıyoruz. O bana gelmek istiyor, ben de ona gitmek. Bunu ikimiz de biliyoruz. Önceden hiçbir uyarı gelmeden büzgenim gevşiyor ve altıma kaçırıyorum. O, karşımda bacaklarını iki yana açıp elini arkasına götürüyor ve şaşkınlık içinde altına sıçtığını haykırıyor."

Sahiden şok edici, değil mi? Kitabın içeriğiyle kıyaslarsam otobiyografik olduğunu da göz önüne alarak, bu girişin hem uygun hem de oldukça cesur olduğunu söyleyebilirim. Ama zaten gerçekle kurmacayı birleştiren Palmen, her daim cesur ve sarsıcı.


Bu yazıyı yazarken birkaç yıl önce adını anımsamadığım bir derginin düzenlediği bir yarışma geldi birden aklıma, "ilk cümle yarışması". Ben yukarıya beş giriş aldım, devamı ve içeriğe katkılarını saymadan en güzel, en iyi ilk cümle seçimi diye bir şey olabilir mi? O seçim ne denli sağlıklı olur? Bu konularda düşünmeme gerek bile yok, gayet net bir şekilde öyle saçmalık olmaz diyorum. Girişi sadece ilgi uyandırmanın ötesinde bir şey olarak düşünmek gerektiğine inanıyorum, evet giriş, ilk cümle, ilk paragraf okuru içine çekebilmeli ama sonradan tekrar okuduğunuzda gözünüzün önüne parçalar gelmesini sağlayabilmeli, atmosferi hemen oluşturabilmeli, okuduğunuz zamana ve o zamanki size dair bir şeyler çağrıştırabilmeli. Buradan girişe çok önem yüklediğim sanılmasın, neticede ilgimi çekmeyen herhangi bir kitabı yarıda bırakabilmeme kadar uzun yılların geçmesi gerekti. Ben girişi ilgimi çekmese de genelde aklıma koyduğum bir şeyi okurum, ama yukarıdaki şeyleri hissettirebilecek kitapları da başucuma koyarım.

*Resimler için Sera'ya teşekkür eder, bu yazının sonuna gelebilenleri alkışlarım. :)


I wanna do real bad things with you!

in
Jeneriğiyle ve jenerik müziğiyle hemen kalbimi kazanmayı başarmışsa da, Six Feet Under'ın hemen ardından izlenince yavan gelmediğini söyleyemem. Tabii bu hayal kırıklığında nasıl olmuşsa bu rolle bir de Golden Globe almış Anna Paquin adlı iticilik abidesinin ve ondan da itici arkadaşı Tara'nın katkısı büyük. Arada eğlenceli karakterler vaktimi tamamen boşa harcamadığımı söylüyor ama ben bunun yakışıklı vampirden gözünü alamayarak tüm sezonu bitiren içimdeki ergenin tesellisi olduğunu biliyorum.

Sonuç : Alacağın olsun Sera! :)


your sweet 666*

Dumas Kulübü

Son okuduğum tatmin edici olmayan kitaptan bunalmış vaziyetteyken hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: Seneler önce izlediğim bir filmin uyarlandığı kitabı okumaya başladım. Aslında kitabı sadece ucuz diye almış (arkasında 2.90 süper fiyat yazıyordu) ve bir kenara atmıştım. Zadie'den sonra yeraltı edebiyatı hakkında bir şey bilmemekten utanarak aldığım (ve tabii arka kapakta Portnoy'un Feryadı geçtiğinden) Erskine'nin Kutusu'na başlamak için uygun bir ruh halinde olmadığımı anlayınca önce Ayrıntı Kampanyası'ndan aldığım polisiyelerden okuyayım dedim ama siyah kapaklı kitaplardan hangisini seçeceğime karar veremediğimden üst raflara yöneldi elim ve bingo, sırtı diğerlerinden farklı, adı bana daha önce heyecanlanarak okuduğum başka bir kitabı, Dante Kulübü'nü, çağrıştıran Dumas Kulübü şanslı kitabımız oldu.

Normalde alışkanlıktan okuduğum zaman seçtiğim kitaplardan genelde çok az zevk aldığımdan buraya yazmıyorum. Ve şimdi fark ettim ki, üstteki cümleyle derdimi anlatamıyorum. Ben, kitap okumadan gün geçiremeyen biriyim demek isterdim ancak daha önce altı ay boyunca elime kitap almadığım bir dönem mevcut ve çoğu insanın aksine yaz tatillerinde çok az kitap okurum. Öyle değil, ben yaşamım yolunda gitmiyorken, yapmam gereken şeylere başlayamıyorken, geleceğe dair bir planım yokken okumadan yapamayan biriyim, böyle bir durumdayken elimde okuyacak bir şey olmazsa deliriyorum. Bu sene okuduğum anormal kitap sayısı aslında hayatımın ne kadar raydan çıktığının göstergesi. Ve ben bu haldeyken yani herhangi bir sebepten canım bir şey okumak istemediğinde otomatikman bana göre okunması kolay kitaplara yöneliyorum. (bkz: Zaman Yolcusunun Karısı, Sırça Anahtar, Kara Sohbet, Kara Kule Serisi vs ) Bazen bu tarz okumalardan okuma isteğim artmış biçimde çıkıyor, kendime geliyorum (bkz: Kara Kule), bazense bu okumaların sonunda dünyadan soğuyorum.(bkz: Kara Sohbet) Bu kısım çok uzadı, blogun selameti için merak ediyorsanız, Dumas Kulübü 1. kategoride.

Her gizem/macera romanı Dumas Kulübü gibi olsun, ciğerimi yesin. Tamam, eski kitaplarla, Dumas'la, kurmacayla ilgili olması bir artı ama kurgunun sağlamlığı ya da benim bu tarz kitaplarda en çok takıldığım şey olan finalin güzelliği, o artılar olmasaydı da takdirimi toplamasına yeterdi. Corso -Balkan diyalogları, Corso - kız diyalogları, anti-kahraman sayılabilecek iyi çizilmiş Corso karakteri (ikidir Custo yazıyorum) ama en çok da Dumas göndermeleri (20. yy'dan önce tek sevdiğim Fransız lafı iddialı mı olur? ) sayesindeyse sevdiğim kitaplar kategorisine yükseldi. :)

Filme gelince, Türkiye'de 2000'de gösterime girmiş, ben sinemada izlemiştim, yani yaklaşık 9 sene olmuş ve pek bir şey hatırlamıyorum. Sadece Depp'in üstüne gelen arabayı ve yangını anımsar gibiyim ve hafif bir gerilimle filmi seyrettiğimi, ama o kadar. Ekşi'de okuduğuma göre kötü bir uyarlamaymış ve IMDB'de de Varo Borja karakteri yok, büyük ihtimalle kırpılmış bir uyarlama. Ama bunu onaylamak için hevesim ve vaktim yok, onun yerine Gran Torino izlerim.

Yazılarımı her zaman bir sonuca bağlamaktan sıkılmış biri olarak, benim gibi türün tutkunu değilseniz bile bu kitabın hoşuna gidebileceğinizi söylemekle yetineceğim. Bir de İletişim'e not, David Yıldızı diye bir şey yoktur, birini çevirirken diğerini de Davud yapabilirsiniz, Latince deyimlere dipnot düşebilirsiniz, bu sayede benim de her dakika internette o ne, bu ne diye bakınmam gerekmez ve geceleyin yatağımda rahat bir okuma yapabilirim. Haksız mıyım?

*Eh işte bir HIM şarkısı.

justice vs dawn


* Notos Öykü'nün son sayısında şahane bir Dostoyevski dosyası mevcut. Birbirinden değişik ve zihin açıcı yazıların yanında, aralarda bahsi geçen eleştirilerden alınma satırlarla dolu küçük kutucuklar bile var. Eksik yok mu, var tabii. (bence)

  1. En büyük Dostoyevski sempatizanlarından Orhan Pamuk imzalı bir yazı görmek isterdim, lazımdı da. Bir tek Demir Özlü ile yürümüyor işler.
  2. Nabokov'un Dostoyevski üzerine söyledikleri yok. (Bende o kitap yok, İletişim'in yeniden basmasını bekliyorum sabırla, yoksa ben aktarırdım.) Büyük bir Dostoyevski karşıtı olarak bilinen Nabokov'un (gerçi kime karşı değilmiş ki, kendisiyle aynı safta olduğum Balzac, Gorki savaşı dışında Mann'dır, Turgenyev'dir, Conrad'dır, zerre sevmezmiş müteveffa. Kin ve öfkeyle dolu kitaplar yazan Bernhard aksine, nefretini fazla yansıtmamayı bilmiş sanki. Hoş, Bernhard'ı... - bu parantez çok uzadı, kestik, başka yazıya.) fikirlerini de okuyabilsek sahiden daha iyi olurdu.

* Salman Rushdie, bu ara kafayı uyarlamalara takmış. Önceki kitap eklerinden birinde Benjamin Button üzerine eleştirisi vardı. Henüz okumadım, önce filmi izledim, sonra bahsi geçen kitabı aldım ama Rushdie yüzünden değil, Fitzgerald'ı Watanabe gibi tekrar tekrar okuyacak kadar olmasa da sevdiğimden ötürü. Rushdie, şimdi de Slumdog Millionaire'i eleştirmiş. Yazımı bir Ayş.e Ar.man edasıyla, "kıskanma senden çok satıyor" diye devam ettirmek istemiyorum. Hani şu meşhur Justice Ağaoğlu vs Elif Dawn olayında, saflar belirlenirken Justice'in yanında olan yazarlara "reklamınızı iyi yapın, siz de satın" mesajı veren A.A., eminim Rushdie'ye de buna yakın bir şey söylerdi. Bense daha iyi birşey yapıyorum, haydi iyi edebiyat uyarlamalarını beraber seçelim, diyorum. En azından gelecek aylarda acilen uzaklaşılması gereken uyarlamalar ile tadından yenmeyen uyarlamalar başlıklı iki yazı yazmayı planlıyorum. Öneriler için: (bkz: yorum)

* Yine Notos'ta küçük bir kutucukta, Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar kitabının Fransa'da oldukça ilgi çektiği belirtilmiş. Bu kitap yakın zamana kadar listemde olduğundan haber dikkatimi çekti. Ha ne oldu da listeden çıktı?

"Dizlerine kadar çekilmişti ayak bilekleri, var gücüyle asılıp eski yerine taktı. İç içe geçen kaburgalarının arasında sıkışıverdi yüreği. Boynu beline dolanmış, düğüm olmuş, açamamıştı. Kendini kendinden sökene kadar çok uğraştı. Boğazındaydı dili, kocaman, şişkin, küsmüş... yutkuna yutkuna geri çıkardı. Burnu kupkuruydu, tut beni düşücem, diye sarkıyordu."


Devam edebilen var mı? Merak edenler için üzgünüm, ben bundan sonrasını oku(ya)madım. Bu satırlar Kaygusuz'un Can Öykü Antolojisi'nde yar alan Şeftali adlı öyküsünden. Eh, bir öyküsünün 2. sayfasına bile geçemediğim birinin romanını okumaya çalışmam gereksiz bir çaba olurdu. Öksüz Brooklyn'ini hiç sevmediğim Lethem'in Yok kitabıyla birlikte paldır küldür atıldı bu yüzden listeden.


*Son olarak Radikal Kitap'ta yazıları çıkan Heyzen Ateş'in arşivine göz atın derim. Bu ara kitap ekinde hevesle okuduğum bir Dünyadan bölümü var, bir de Çift Yumurta. Geçen hafta, "Kundera'nın kaleminden klasikler" başlıklı haberiyle beni mest etti. Bunun yanında 2666 merakımda da rolü büyük. Kültürazzi hedesinden iyi neticede, benden söylemesi.


mavi ekran


Dünyanın en eğlenceli romanlarından birini ki bu bir de ilk romanıymış, yazabilmiş bir kadın aynı zamanda dünyanın en sıkıcı kitaplarından birini yazmış olabilir mi?

Cevap veriyorum: Maalesef evet.

M.G. seçkisine koymasaydı almayacaktım zaten. Ve şimdi yarım bıraktığım kitabın gidişatını değil, nasıl o seçkiye girdiğini merak ediyorum. Sonuna gelmeyi başarmış biri beni aydınlatırsa sevinirim.

Soluk Bir Arayış

Vahşi Hafiyeler

1. bölümü okurken hikâyenin ne zaman yavaşlayacağını düşündüm, karakterler birbiri ardına, hatta bazen birbirini ezerek ortaya çıktıkça merakım perçinlendi, yavaşlamasını istediğimden değil, okunan sayfa sayısını kalana oranladığımda yavaşlamadıkça nasıl sürdüreceğine akıl erdirememekten.

2. bölüme gelince ufak çaplı bir şok geçirdim buna rağmen. Birden günlük bitti, karmaşık sohbetler başladı ki bu, kitabın tüm parıltısını sergilediği kısımdı. Çoğundan ayrıca roman çıkabilecek bir sürü öykü.

3. bölüm sır perdesini aydınlatmaya yönelikti ve bana yetersiz geldi. Kitabı okurken düşündüğüm iki şey vardı, biri sahiden bunca övgüye değer bulacak mıyım, diğeri Türk şairleri üzerine böyle bir roman yazılsa, Octavio Paz yerine kimi koyarlardı?

1. sorunun cevabı başlıkta gizli, evet kayıp şairin peşindeki şaibeli akımın öncülerinin arayışı, 2. bölümün tüm parlaklığına rağmen soluktu. Neye göre soluk, karşılaştırıldığı Marquez'e göre, yoksa ben Mart 31'e kadar okuduğum kitaplar arasında en çok bu kitabı sevdim, şiire ilgi ve alakamın birkaç şair sayesinde sıfırın biraz üstünde olmasına rağmen, tüm karmaşıklığına rağmen, tüm o ilginç, bilinmedik isimlere rağmen.

2. soruya gelince, buna cevap veremem. Ama böyle bir roman olsun isterdim edebiyatımızda, bilindik isimler ve akımlar doğrultusunda aldığım zevk ikiye katlanırdı.

Sonuç, Bolano okumak zor ama güzel, Metis'in yayın programında önce Katil Fahişeler var, sonra umarım 2666, devam yani.

Not: İdefix'te verilen sayfa sayısı yanlış, kitap 628 sayfa aslında.

Not 2: Biraz düşündüm de 2. soruya cevap vermeme işini ve okuma esnasında aklıma ilk gelen ismi değil ikincisini söylemeye karar verdim. Bu insan Necip Fazıl olabilirdi, bir kısmın peşinden ayrılmadığı, bir kısmın ölesiye ondan ve taraftarlarından nefret ettiği ve beğenenleri aşağıladığı biri olarak yani. Eh, tamam yazar ben olsam başka birini yazardım, N.F.'yi değil ama olasılık dahilinde işte.



Copyright © 2009 AS I LAY DYING All rights reserved. Theme by Laptop Geek. | Bloggerized by FalconHive.