08 Aralık 2009 Salı

less is a bore

2



"Önce fiyatını öğrenmek için Rascher'e giderdim, Limmatquai'deki o capcanlı dükkâna girmek, çoğu kez, bundan sonraki armağanımızın ne olacağını soran satıcıları görmek, ve elbet, günün birinde okuyacağım bütün o kitaplara bir göz atmak çok hoşuma giderdi. Beni etkileyen, bu yetişkinler arasında kendimi daha büyük ve daha sorumlu hissetmemden çok, gelecekte hiç tükenmeyeceklerini gördüğüm bu kitapları okuma umuduydu. Zira o günlerde bende geleceğe yönelik herhangi bir kaygıdan söz edilebilirse, tek düşündüğüm, dünyada mevcut kitapların yeterli olup olmayacağıydı. Ya hepsini okuyup bitirirsem ne olurdu? Elbet en iyisi, sevdiklerimi tekrar tekrar okumaktı, bundan çok hoşlanıyordum, ama bu zevki canlı tutan öğelerden biri, daha okuyacak pek çok kitabın bulunmasıydı kuşkusuz."

06 Aralık 2009 Pazar

Hayal Kırıklığı İçindeki Okurdan Bir Mektup

4



Sevgili Dave,

Öncelikle bana aylar sonra mektup yazdırdığın için sana teşekkür ederim. Uzun zamandır bana mektup yazdıracak kadar kötü bir kitap okumamıştım. Blogu f-bomblarla doldurmak istemediğim için daha medeni görünen bu yola başvurmak zorunda kaldım. Yoksa seni Pulitzer'e aday gösterenlerle başlayıp Salinger'la kıyaslama cüretini gösteren Tampa Tribune'le devam edecektim ki bu pek hoş olmazdı, değil mi?

Dostum Dave,

Dostum olmanı istiyorum çünkü adı senle anılanlar New York Times Bestseller listesini işgal etmiş durumda. Handiyse bir blurb havuzu içinde yüzüp durmaktasınız hepiniz. Biriniz olmuş Salinger, öbürünüz kayıp kuşağın yeni sözcüsü, biriniz parlak zekasıyla göz kamaştırıyor, öbürünüz enerjisiyle dağları deviriyor falan filan. Düşündüm taşındım ve bunu istediğime karar verdim, 542 sayfalık böyle bir roman yazmak istiyorum: Ben, ben, ben, Toph, ben, ben, biz, biz, ben, ben, Toph, aa John, ben, ben, ben, ben, ben, aa yine ben, Toph, biz, biz, bi de Beth varmış aman Allahım, ben, ben, ben, ben, biz, Toph, hadi John yine gelsin bari, ben, ben, ben, dur ya bir de karşı duruş yapayım, onlar, onlar, sıkıldım ben, ben, ben, ben, Toph, biz, ben, ben, ben...

Müthiş Dahi Dave,

Sen sahiden müthiş bir dahisin - bu kitabı bastırabildiğine ve bu şekilde ünlenebildiğine göre kesinlikle öyle olmalısın- ve sahiden trajik bir geçmişin var. Ara sıra güldürebilmekle beraber çoğu zaman sadece yorucusun. Tüm dikkatimi isteyen, basit bir soruya evet/hayır diye cevap vermekten kaçınarak önce iki saat süren olaylar zinciri anlatan arkadaşım gibisin. Tek farkınız o uyarmadan anlatıyor, sense kitabının başına yalan yanlış öneriler koyuyorsun. "Anne Babasız Kalmanın Pek Sözü Edilemeyen Büyüsü" hatta genişleteyim Teşekkür bölümü hariç 542 sayfalık kitabında ne beni bir mm kıpırdatacak bir enerji ne de putları devirmeye niyetlenmiş birini/birilerini görebildim. Neden/nasıl kitabı okudun ki, diyeceksin. Arka kapak yazısındaki tek doğru cümle de bunla ilgili aslında: Elime aldım ve okumadan duramadım. (David Foster Wallace) Üç kez bırakmaya niyetlensem de olmadı. Eninde sonunda farklı bir şey göreceğim hissinin mi yoksa "bir adam böyle bir kitapla bu kadar övgüyü almış olabilir mi" sorusuna cevap bulma isteğinin mi ağır bastığını inan bilmiyorum. Tek bildiğim "overrated" ordusunun neferlerinden olduğun ve komedi dükkanı olarak lanse edilen  Sedaris'le sana artık kesinlikle yaklaşmayı düşünmediğim. Zaten bu mektubu yazmaya başlamam dost olabilme olasılığımızı ortadan kaldırmıştı. Yine de senaryosunu yazdığın filmi izleyeceğimi söylersem belki bir şansımız daha olabilir, ne dersin? (Ortada New York Times Bestseller olayı var, ondan. Yoksa seninle bir kahve eşliğinde sohbet ettiğimizi düşünemiyorum: Ben, ben, ben, Toph... Korkutucu.)

Sevgiler,
L.



25 Kasım 2009 Çarşamba

Açgözlü Bir Kitap Kurdunun Doğuşu (Kaybolmanın Yolları - I)

8



"Ben altı yaşımdan beri kitap okuyorum ulan" gibi ekşivari bir giriş yapmak isterdim, mahlasım ve blogun tarzıyla uyumlu, afili bir başlangıç olurdu ama gerçeğe uygun olmazdı. Zira ben küçükken kitaplara zerre ilgi duymazdım. Okula başlamadan evvel tüm uğraşım sokağa çıktıklarında ablamların peşine takılmak ve onların beni aralarına almalarını sağlayabilmekti. Bunu başaramadığımdaysa yaşı bana daha yakın lojman çocuklarına katılıp şimdilerde otoparka çevrilmiş, o zaman bilumum boy ve ebatta taş, cam kırığı ve kurban kemiği içeren yuvarlak alanda toplayıcılık, kuytularda avcılık, yüksek depo duvarlarında atlamacılık oynardım. Bunlar elbette havanın sıcak olduğu zamanlarda gerçekleştirebildiğim faaliyetlerdi. Zaten havalar soğuduktan sonra annemin beni giydirme tarzıyla oyun oynamam mümkün olamazdı, kat kat sarınmış halimle ancak bayırdan aşağı yuvarlanmaca oynayabilirdim ki ortada bayır falan da yoktu. O zamanlardaysa yaşasın televizyon. Burada yanlış anlaşılma olmasın, bir tek televizyonumuz yoktu, evimiz kitap doluydu. Zaten küçük ablamla yaş farkımız 5ti, yani ben yürümeye başladığımda benden büyüklerin hepsinin tonla kitabı, ağır okul çantaları ve yapmak zorunda oldukları ödevleri vardı. Babamınsa uzun yıllar sonra Atlas Silkindi'yi alarak geçebileceğim kalın kalın kitapları... Bunlara rağmen merakla birinin kitabını karıştırıp "bana şunu oku" dediğimi ya da "bana da öğretin, ben de okumak istiyorum." diye haykırdığımı hatırlamıyorum. Yani normal bir Türk çocuğu gibi 5 değil (kime sorsanız 6 da değil, 5 yaşında okumaya başlamıştır) okula başladığımda öğrendim okumayı. Okuma geliştirme çalışması sırasında bir sürü de kitap okudum. Bunlar yapılması gerekenlerdi, sıkılmıyordum ama kendimi kaybettiğimi de hatırlamıyorum. Ta ki, evet beklenen an geldi, zaten bu blogu okuyabiliyorsanız bir yerlerde bir şeyler değişmiş olmalı, 3. sınıfa geçtiğim yaz geçirdiğim ağır hastalıkla sokaklarda sekme dönemimin, dondurmasız geçecek sürekli ev hapsine çevrilmesine kadar. Kederimi ancak Charriere ve annem anlayabilirdi. Nitekim annem beni her doktor dönüşünde önce MEB kitabevine, oradan alacaklarımız tükendiğinde cadde üzerindeki kitapçıya sokarak ve önceki gelişimizde aldığımız kitabı bitirdiysem yerine başkasını alarak bir kitap kurduna dönüştürdü ve misyonunu tamamladı. (Annem, benim Ramiz Dayım ama şimdi sorsanız pişman olduğunu söyleyecektir.)




Etkilendiğim ilk kitabın ismini hatırlamıyorum, MEB Çocuk Kitapları'ndandı, bir çocuğun üç bacaklı sakat bir oğlağı vardı, onu çok seviyordu vs ama okuldan geldiği bir gün yüzülmüş bir deri, amanın üç bacağı var diye eve koşuyordu ve oğlak sizlere ömür. Ne çok ağlamıştım. Duygu sömürülerine düşkünlüğüm o zamandan belliymiş aslında, zira oğlağın açtığı yoldan Kemalettin Tuğcu'lar birer ikişer geliverdi. Açlıktan kıvranan, fakir ama gururlu, eski ama temiz giysiler, yırtık ama boyalı ayakkabılar giyen zavallı kahramanlara az üzülmemiştim. Ama bu dönemde okuduklarım arasında en akıllara ziyan olanı Haram Lokma'ydı. Bir değiş tokuş sonucu hayatıma giren bu kitap, şu an bile aklımdan silinmeyen görüntülerin ve birtakım korkularımın kaynağıdır. Özetle, bu kitapta zengin bir çiftlikte çalışan imanlı bir çiftin yeni doğan bebeklerini yitirmeleri, kocanın, zengin ailenin ölmeseydi kendi yaşında olacak çocuğunu çok sevip, bunların arasında günahkar olmasın diye kaçırarak köyüne götürerek islami usullere göre yetiştirmesini anlatan bir romandı. Yıllar sonra Abdülkerim adlı bu çocuk ailesine dönüyor, onları yozlaşmışlıkları karşısında hayretlere düşüyor ama yine de yardım elini uzatmaktan çekinmiyordu. Abdülkerim'in ablasının alabildiğine yoz ve boş bu hayata dayanamayıp Paris Meydanı'nda kendini diri diri yakmasıyla roman sonlanıyordu. Bu ablanın kendini yakması, Cengiz Han'ın kendisini öldürmeye  yeltenen Türkmen kızının yanağını ısırarak koparması ve Ömer Seyfettin'in Bomba'sının finali benim hafızamdan silinmeyen dehşet anlarım. Bugün Stephen King ya da bir psikopat değilsem nedeni değiş tokuş işlerini bırakıp evdeki Jules Verne ve Jack London külliyatına yönelmemdir. (İyi mi oldu kötü mü sorusunun cevabını ben de bilmiyorum. :) )




Jack London'dan sonra doruk noktasına ulaşan okuma aşkım, kitapçıda bana uygun kitap bulunamamasıyla sonuçlanınca yine asıl hazineye, evimize çevirdim açgözlerimi. Bu kez  İlkgençlik Çağına Öyküler'i aldım elime ki hayatımda yaptığım en iyi işlerden biri o derlemeye elimi atmam, Sait Faik'i tanımamdır. Sonrasında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal geldi. Kısacası, ben Anadolu Lisesi için yarışa başlamadan evvel, evde okumama izin verilen kitapların hepsini bitirmiş, gözümü yasaklılara dikmiştim. O zamanlar, okulu kazanmamla başlayacak 1.5 yıllık nur topu devrinde onları aklıma dahi getirmeyeceğimi elbette bilmiyordum. Tek derdim yeterince büyümek ve yan yana sıralanmış ciltleri dilediğimce karıştırıp okuyabilmekti. Ama o dönemin gelmesine daha 2.5 sene vardı...

(To be continued...)


Notlar: 

1) Bu yazı aslında Sera'nın mimine geciken cevabım olup geçtiğimiz günlerde Atilla Bey'in insanı gaza getiren "Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin Beni..." başlıklı yazısını tekrar okurken bir anda çakan şimşeklerle 3 bölüm halinde yazmayı planladığım kapsamlı okuma günlüğü gibi bir şey, çok fazla şey beklemeden okuyunuz.

2) Okuma saatlerinin değişmez elemanları Küçük Prens, Pollyanna, Heidi, Peter Pan, Gulliver, Masallar, Define Adası ve bitmek bilmeyen iğrenç kitap Çocuk Kalbi'ni elbette okudum, Çocuk Kalbi'ni 3 kabusumun yanına katıp okeye oturmalarını sağlayabilirim. Ve evet, Küçük Prens'e tapan kesimden değilim, halimden memnunum.

3) Resimler için bkz: Booklover. Resimler harici de bakınız. :)

21 Kasım 2009 Cumartesi

karga karga gak dedi

7



Sahilde Kafka - Haruki Murakami

Murakami-san'la soğuk mu soğuk, sessiz mi sessiz bir zamanda, kendi içime döndüğüm bir hafta sonunda tanıştık  demek isterdim. Bu da,  kah bir kuyunun dibinde kah bir dağ evinde yalnız başına kalıp içine dönen ve farklı boyutlara geçebilen kahramanların yaratıcısı bir yazarla tanışmak için en uygun yol sayılabilirdi. (Diğer bir seçenek gerçek hayatta rastlayamayacağınız kadar entelektüel, aynı zamanda samimi, hoş, kibar, size her daim yardıma hazır birinin über bir sohbet sırasında kitaptan bahsetmesiyle olabilirdi.) Ama öyle olmadı. Murakami'yi takip ettiğim blogların birkaçında kitaplarından özenle süzülmüş alıntıların gözüme çarpmasıyla fark ettim. Okuyanlar bilir, kendisi handiyse bir aforizma üstadıdır, yaşamı bisküvi kutusuna benzetir, aşk hakkında önce vuran, sonra düşündüren tanımlar yapar vs vs. Sonuç olarak, ufak çaplı bir araştırmanın ardından, İmkansızın Şarkısı'nı aldım. Cümleleri sadeydi, normalde kitaplarda pek karşılaşılmayan günlük yaşamla ilgili detaylar sıkıcılaştırılmadan romana yedirilmişti, karakterler sıradandı ama hikayeleri ilginçti vs vs. Ama en önemlisi kitabı okurken hissettiğim hüznün ve huzurun güzelliğiydi, bazen bunalıma doğru itildiğimi hissetsem de bu hüzün ve huzur karışımı hoşuma gitti ve böylece Murakami takip edeceğim yazarlar listesine girdi. Başlangıçlar önemlidir,  Murakami'ye bu kitapla değil, Sınırın Güneyinde... ile başlasaydım, şu an Sahilde Kafka'dan bahsediyor olmazdık. Gerçi hala bahsetmiyoruz, her zamanki gibi girişi gereksizce uzun tuttum. Girişi uzun tutuşum, kitaptan beklediğimi alamamamla yakından ilgili. Açalım:

Aslında Sahilde Kafka, klasik denilebilecek bir Murakami romanı. Kısa, anlaşılır cümleler, basit başlayıp dallanıp budaklanan sonra yeniden bir noktada toplanan sürükleyici bir kurgu, ilginç karakterler ve onların ilginç ve merak uyandıran geçmişleri, sıradan eylemlerin ustaca yedirilişi ki bu yüzden romanı okurken sık sık acıktığımı belirtmeliyim, dünyanın en olağan şeyiymiş gibi cereyan eden gerçeküstü olaylar, zaman zaman paralellikteki ayrıntıların güzelliği ve uyumu vs vs. Üstüne bir de kedilerle konuşan, akıllı olmayan bir adamı (Nakata) ve onun geyik yol arkadaşı  Hoşino'yu da ekleyin, tadına doyum olmayan bir kombinasyon adeta. Evet, Sahilde Kafka'yı, Zemberekkuşu'nun Güncesi'nden önce okusaydım, sadece aceleye getirildiğini düşündüğüm finalden dolayı biraz mızmızlanmakla yetinirdim. Ama önce mükemmele yakın Zemberrekuşu'nu okuyunca, kurgusu ona oranla yetersiz, finali çok daha sönük Sahilde Kafka'ya şahane olmuş demem mümkün değil.  "İyi ve okumaya değer bir Murakami romanı" demekle yetinebilirim ancak.




Oşima ve Kafka'nın kitaplar ve Japon edebiyatı klasiklerini içeren sohbetlerini, Hoşino'nun 400 Darbe'ye gidip etkilenmesini (benim de sevdiğim bir filmdir), kafe işletmecisiyle yaptığı müzik sohbetlerini, Nakata'nın kedilerle  yaptığı konuşmaları (iki tanesi bayağı eğlendirici), girişten geçiş sonrasının Atlas Silkindi'de üreten kesimin dünyayı terk ettikten sonra yerleştiği mekanı anımsatışını ve elbette Karga'yı sevdim. Çeviri de Yaban Koyununun İzinde'ye oranla çok daha akıcı.* Kitap kendini gayet yoğun bir biçimde okuttuğundan, bitirdiğimden beri elime kitap da almadım. Ama ne yapalım, Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni geçecek roman bu değilmiş, belki 1Q84'dur, birkaç seneye görürüm sanırım. :) Güzel bir alıntıyla damalı bayrağı sallayalım:

Her şey tamamen hayal gücü sorunu. Sorumluluğumuz hayal gücümüzün içinde başlıyor. Yeats "In dreams begin the responsibilities (Sorumluluk rüyalarda başlar)" diyor. Tamamen öyle. Ters tarafından bakarsak, rüyanın olmadığı yerde sorumluluk da olmaz, diyebiliriz belki de. Aynen bu Eichmann örneğinde olduğu gibi.




*Çeviri akıcı olmasına akıcı da, elimde bulunan, tembellikten okumadığım Philip Gabriel çevirisindeki Kafka On The Shore ile kitaptaki şarkı sözleri arasında ilginç farklar var, bu da çevirinin iyiliği hakkında şüphe uyandırmadı değil. Şuradan inceleyebilirsiniz. İlki Doğan'dan çıkan çeviriden, ikincisi Philip Gabriel imzalı Vintage baskısından, üçüncüsü de Behlül Dündar'dan.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Geri Dönme Çalışmaları

6

Büyük Defter - Agota Kristof 






Adını pek duymadığım "iyi bir kitap" okuyunca neler kaçırdığımı düşünüp hayıflanırım. Güzel site Kitap Önerisi'nde çarpıcı bir alıntıyı okuduktan sonra haberdar olduğum Büyük Defter'den sonra olduğu gibi.

Kendime ve yayınevlerine haksızlık etmeyeyim, çok kitap çevriliyor, birçok yazar dilimize kazandırılıyor, ben de elimden geldiğince takip ediyorum vs. Yine de Mitos, Afa, Ada ve Sander'in vaktizamanında yayınladıkları kitapları gördüğümde, yayınevlerinin seçimlerini eskiye oranla çok daha muhafazakar ve tekdüze buluyorum. Mesela geçen aylarda okuduğum Ölü Ordunun Generali'nin, birkaç gün önce elime geçince çocuklar gibi sevindiğim Meme'nin ya da en tazesinden Büyük Defter'in yeni basımının yıllardır yapılmamasına, bu kitapları edinebilmek için sahaflarda ve ikinci el kitap sitelerinde hazine avcılığına soyunmak zorunda kalmama hayret ediyorum. Neyse konuyu dağıtmayayım,  kitaba dönelim.

Büyük Defter, büyük bir roman. Heyecanla beklenen Korkma Ben Varım'lı, Sahilde Kafka'lı koliyi önemsiz gösterip açtırmayan, beni oturduğum / okuduğum yere adeta çivileyen, sarsan, şok eden, nefes kesen, bazen duyarsızlaştıran, çoğu zaman ürperten, hüzünlendiren ve bitimiyle hayıflandıran ve bunları da bana Körleşme'den bu yana yaşatabilen tek roman. Ve,

" "İyi" veya "iyi değil" için çok basit bir kuralımız var. Kompozisyon "gerçek" olmalı. Olanı yazmalıyız, gördüğümüzü, duyduğumuzu, yaptığımızı.

Mesela "Anneanne bir Cadıya benziyor" yazmak yasak ama "insanlar Anneanneye Cadı diyorlar" yazmak serbest.
...

Duyguları tanımlayan sözcükler çok belirsiz, bunları kullanmaktan kaçınıp nesnelerin, insanların kendilikleriyle yani olayların sadık betimlemeleriyle yetinmek lazım. "

bu özgün anlatım tarzını 153 sayfa boyunca korumayı başarmış bir roman. Kanıt ve Üçüncü Yalan'ı okumasanız da olur ama bunu, hayır. Bulursanız kaçırmayın.

Not: Sevgili Ashly, seni onca seven, sana bu kitapla Nazım Hikmet şiiri hediye edecek kadar da zevkli olan arkadaşının hatırasını sahafa verdiğin için seni kınıyorum, teşekkür de ediyorum tabii.

Alakasız Not : Blogun yeni temasında buglar olduğunun farkındayım, zamanla düzeltilecek hepsi. (umarım) Şimdilik As I Lay Dying test sürüşünde diyelim, uzun süre ayrı kaldıktan sonra eski formu kazanmak da zaman alacak gibi zaten. Kendini buraya yazdırmayı başaran kitapları tebrik ediyorum şimdiden. Ve bitti.